10 Mayıs 2008 Cumartesi

EN BÜYÜK CİMBOM BAŞKA BÜYÜK YOK


Evet en büyük cimbom başka büyük yok.. Hiç bir parti hiç bir örgüt hiç bir güç halkı sokağa dökmeyi başaramadı koşullar ne olursa olsun haklarını korumak emperyalizme faşlizme pahalılığa yoksulluğa onursuzluğa karşı durmak için kimse böyle kitlesel bir şekilde çıkmadı meydanlara... Ki o meydanlar emekçilere işçilere yasktı... Oysaki Taksim meydanı yukardan harbiyeye aşağıdan Dolmabahçeye Fındıklıya kadar oradan tünele kadar iğne atsan yere düşmeyecek kadar tıklım tıklımdı... Taşkınlıksa taşkınlıkta vardı avazı çıktığı kadarda bağırıyorlardı ama hiç bir provakasyon olmadı.. Üstelik o kadar yoğun bir kalabalığın güvenliğini de en çok yüz kadar polis pekala sağlayabiliyorlardı... Ama bir mayısta istanbul polisi yetmemiş taa trabzonlardan takviye polis çağrılmıştı...Aklıma hemen Hasan Hüseyin Korkmazgil'in bir şiiri geldi...

BU İNSANLAR ON BİN ON BİN DALGALANIP DURURLARSA BU SOKAKLARDA
BU İNSANLAR KALDIRIMLARDA BÜTÜN GÜN BAKIP BAKIP DURULARSA
SUDA YOSUN GİBİ DALGALANAN KALABALIKLARA...
HOŞNUTSAK GÜDÜLMEKTEN KOYUNLAR GİBİ...
HOŞNUTSAK GÖTÜRÜLÜP ATILMAKTAN BELİRSİZLİĞE...
HOŞNUTSAK GÖZALTINDA KAYIPLARDAN...
YARGISIZ İNFAZLARDAN...
EVET DİYE DİYE EVETLEŞMİŞSEK...
GÜCÜNÜ TATMAMIŞSAK HAYIR DEMENİN...
KARABORSA VURGUN TALAN ENFLASYON...
BİZİ İLGİLENDİRMİYORSA MUTFAĞIN YAĞMALANMASI..
KANIMIZLA OYNANMASI BİZİ BAĞLAMIYORSA...
DONSUZLAR DOLDURUYORSA FUTBOL ÇAYIRLARINI..
ÇILGINCA ALKIŞLARIMIZ MEŞİN TOPAYSA EĞER..
ATARLAR BİZE BU GOLÜ PATRONLAR
ATARLAR BİZE BU GOLÜ VURGUNCULAR TEFECİLER HAYALİCİLER...
ATSINLAR HE VALLAHİ DE ATSINLAR
BİLLAHİ DE ATSINLAR...

ATSINLAR BU GOLÜ SÜLALEMİZE...

6 Mayıs 2008 Salı

DENİZ GEZMİŞ HÜSEYİN İNAN YUSUF ASLAN EMPERYALİST UŞAĞI FAŞİSTLER TARAFINDAN BU GÜN ASILARAK KATLEDİLDİLER

TELAŞLANMIŞLAR, DENİZ’İN AYAĞINDAKI ZİNCİRİ AÇAMIYORLARDI..DENIZ GÜLÜMSÜYORDU.
Avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya girerlerken bir albayla karşılaştılar. Albay "Dini telkin istemiyorlar" dedi. Bunu anlamlı bir sesle söylemişti. Müslüman olmadıklarını çağrıştırmak istiyordu. Avukatlar "Bu sadece onların bileceği bir iş" dedi. Albay "Tabii siz de bilirsiniz," diye aynı sezdirmeyi, bu kez avukatlara yöneltti. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. "Hıdrellez" günü diye yazıyor takvimler, "Alaçam, Samsun, Geyikaşan Hıdrellez günü... Karacabey, Bursa Hıdrellez şenlikleri..Yerleşmiş İslam geleneğine göre Hıdır ve İlyas peygamberlerin her yıl buluştuklarına inanılan gün. İnanışa göre ölümsüzlüğe erişmiş bu iki peygamberin buluşmaları, kutlanarak anılır.
Avukatlar Hüseyin'in bulunduğu odaya girecekken duydukları bu sözle sinirlenmişlerdi. Hüseyin babasını düşünüyordu odada, Hıdır'dı babasının adı, Hıdır İnan. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. Avukatlar albaydan geçip Hüseyin'in bulunduğu odaya girdiler. Hüseyin de Deniz ve Yusuf'un durumundaydı. Birkaç görevli omuzlarından tutmaktaydı.Avukatlarını görünce büyük bir mutluluk ve derin bir gülümsemeyle "Hoş geldiniz" dedi. Avukatlar ona bir arzusu olup olmadığını sordular. "Bir arzum yoktur. Sizlere çok teşekkür ederim." dedi.
Sonra Hüseyin avukatlarına "Babam Ankara'da mı?" diye sordu. Avukatlar Ankara'da olduğunu söylediler. Hüseyin "Nasıl?" diye sürdürdü sorusunu. "İyi ve seninle iftihar ediyor" diye yanıtladı avukatları. Bu arada avukatlar görevlilere ,Hüseyin'in de arkadaşlarıyla vedalaştırılmasını hatırlattılar.Hüseyin aynı sıcaklık ve canlılıkla Deniz ve Yusuf'la odalarında birer birer kucaklaştı. Zincirleri ve bağları, üçünün de bu vedalaşma anında gövdelerine alabildiğine ağırlık veriyordu. Omuzlan ve başlarının hareketiyle birbirlerine sokuluyorlardı.Hüseyin önce başgardiyan odasında Deniz'le, sonra yandaki diğer odada Yusuf'la, konuşacak çok şeyleri olan, ama ayrılmak zorundaki insanların can sevinciyle bakıştı. Hiçbir şey şakadan değildi. Fakat yaşayan gülümseyişlerinde, çocuksu, şakacı bir incelik vardı. Bir birlikteliğin, yaşamadaki son karşılaşmaları da böylece bitti.
Üçü de ilkin kendisinin asılmasını isteyen bir duygu taşıyordu. Onları darağacına çıkmak değil, darağacına çıkacak arkadaşlarım seslerden, kıpırtılardan dinlemek zorunluluğu incitiyordu. Fakat bu son deneylerine de dik duruyorlardı. Saat 01.00'i geçiyordu.Bu ara avukatlar Deniz'in bulunduğu odaya döndüler.
Deniz ayakları zincirli, elleri arkadan bağlı bir durumda darağacına bakan pencereye karşı oturduğu yerden yazdırdığı son mektubunu tamamlamak üzereydi. Onun bitirmesini beklediler.
"... Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım... Oğlun Deniz Gezmiş." Mektup tamamlanmıştı.
İnfaz savcısı Sami Uğur, Deniz'e sokulup, elindeki basılı kağıttan idam kararının özetini okuyup, bir diyeceği olup olmadığım sordu. Deniz, kararın kendisine ait olduğunu, bir diyeceği olmadığım belirtti.Savcı görevlilere "zincirleri çözün" dedi. Bir görevli yarı telaşlı, yarı çekingen bir tavır içinde, elindeki anahtarla zincirlerin kilidini kurcalamaya başladı... Açamıyordu. Elindeki anahtar kilide uymuyordu. Bunun üzerine başgardiyan birkaç anahtar daha verdi. Kilidi yine açamadılar.Bu durum odadakilerde yeni bir sabırsızlık havası estirmişti. Kendi kendine söylenenler vardı. .On beş dakika kadar beklenildi. Birisinin "Zincirleri çözmeye lüzum yok, zincirleriyle çıkarılsın" dediği duyuldu. İnfaz savcısı Sami Uğur "Bunlar efendi çocuk, prangayı çözelim" diye karşılık verdi ve "Kilidi kim kilitlediyse acele bulun" komutunu verdi.
Adamı bulup getirdiler. Ve zincirler çözülebildi. Deniz zincirlerini çözen adama "Postallarımın bağını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Sehpada bu haliyle postallarım ayaklarımdan düşecekler. Onları bağla.... dedi. Görevli, Deniz'in postallarım bağladı.Bu arada Deniz'e, beyaz bezden dar bir idam gömleği giydirdiler. Ayaklarına kadar uzandı...Gitme vakti gelmişti.Deniz avukatlarına dönerek veda etti. Çevresini acı bir gülümsemeyle süzdü ve avludaki sehpaya doğru metin adımlarla yürüdü.İdam gömleğinin dar olması ve ellerinin bağlı olması nedeniyle sehpaya destekle çıktı. Sehpada üç ayaklı bir tabure vardı. Deniz ona da çıkıp ilmiği boynuna kendisi geçirmeye çalıştı.İlmiği boynuna geçirdiğinde, seyredenlerden bazıları, cellada başlarıyla tabureyi çek işareti veriliyordu. Deniz birden, şafağı daha sökmemiş bu bahar sabahının, serin sessizliğine doğru yankı veren bir sesle bağırmaya başladı:
"YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BAĞIMSIZLIĞI, YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ, YAŞASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ, KAHROLSUN EMPERYALİZM!"
Çevredeki görevliler telaşlandılar. Deniz'in son sözcüğü . bitmemişti ki, cellat aceleyle tabureyi altından çekti. Ciğerinden yükselen son sözcüğü taşıyan nefes,. dudağına varamadan, gırtlağında tıkandı.Taburenin çekilmesiyle Deniz boşluğa yığılmıştı. Fakat onun uzun boyunu cellat hesap edememişti. Deniz'in ayakları taburenin altındaki masaya çarptı. Hemen masayı da çektiler.
Saat 01.25'i gösteriyordu.
Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı duruşunu geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün doldurmuştu. Denizgili ölüme mahkum eden 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesinin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri arkasında, ağzında sigara Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcısı Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar doktor infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşın derecede duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur, kendince espriler yapıp yine kndi gülüyordu.Deniz'in göğsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astılar. On dakika kadar sonra, görevli doktor gömleğini sıyırıp nabzına baktı. Deniz'in nabzı çarpıyordu. Beklediler...On-on beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz'in nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları, uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı.Gemerek'te yakalandığı gün kalbi ve beyni arasında dolaştırdığı ölüm duygusu, onu darağacında, boynunda bulmuştu. Elli dakika öylece kaldı.02.15'de ipi keştiler.
KAHROLSUN FAŞİZM KAHROLSUN EMPERYALİZM VE ONUN YERLİ UŞAKLARI

2 Mayıs 2008 Cuma

AYAKTAN BAŞ OLURSA İŞTE BÖYLE KOPAR KIYAMET

20 000 POLİS YETMEMİŞ BİRDE ÇORUMDAN

RİZE'DEN GELMİŞ POLİS KAFİLELERİ

İSTANBUL POLİS İŞGALİNDE...

HAVADA BİBER GAZI KOKUSU...

SOLUKLARI KESİYOR GÖZLER KAN ÇANAĞI..

PALABIYIKLI GESTAPO ŞEFİ GURURLU..

POLİSLERİNİN ARASINDA

ZAFER KAZANMIŞ KOMUTAN EDASIYLA...

PANZERLERİ KÖPEKLERİ ROBOKOPLARI

TAZYİKLİ SULARI GAZ MASKELERİYLE

SALDIRDILAR ZİNCİRLERİNDEN BAŞKA

KAYBEDECEK BİR ŞEYLERİ OLMAYAN

EMEKÇİLERİN ÜSTÜNE

1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMINDA

GESTAPO BAYRAM ETTİ

YERLERE DÜŞEN KADINLARI BİLE TEKMELEYEREK

AĞZI KULAKLARINDAYDI GESTAPO ŞEFİNİN

AĞZI KULAKLARIYDI AYAKTAKIMINDAN GELİP

BİR ZAMANLAR KENDİSİNİNDE

AYAK TAKIMINDAN OLDUĞUNU UNUTAN

ANKARA'DAKİ BÜYÜK ŞEFİN...

Koşullar artık 80 öncesi gibi değil... Kağıttan kaplan değil burjuvazi... O günden bu güne çoook sular aktı o köprünün altından... O zamanlar furuko derdik toplum polislerine yanları açık furuko kamyonlarına benzeyen kamyonlarla gelirlerdi.. O zaman polis halkın polisiydi halkın güvenliğini sağlardı.. 70 yıllarda halkın değilde devletin güvenliği öne çıkmaya başlayınca polis teşkilatında modernleşme adıyla hem sayısal bir artış hemde özellikle toplumsal olayları önlemeye yönelik yani halka karşı kullanmak üzere bir teknolojik gelişme gözlenmeye başlandı.. Bu günkü polis iktidarın korumacılığını yapan Faşist diktatörlüğün baskı aracıdır.. Diğer bir deyimle Gestapodur... Hak arayanın tepesine inecek baş kaldıranı ezecektir.. Her ne kadar onların ödediği vergilerle maaşları ödeniyor ve kendiside gerçek anlamda bir emekçi çocuğu olsada...

Sabah saat 08.30 du uyandım 1 Mayıs heyecanıyla Sinesen sendikamızla saat 10.00 da Şişli'den hareket edecektik Taksim'e doğru... Cihangir'deki evimden çıkıp Taksim'e Şişli'ye ulaşmak üzere çıktım.. Daha 100 metre yürümüştüm ki sokağın Taksim'e çıkan kısmının barikatlarla kapanmış olduğunu gördüm... Geri dönüp kilisenin karşısındaki diğer çıkışa yöneldim orasıda tutulmuştu... Şansımı denemek istedim... Bırakmadılar geçemezsiniz diyordu üstelik hakaret ederek ve çok kaba bir biçimde...İşime gideceğim bu gün tatil değil ve ben çalışıyorum üstelik sokağa çıkma yasağı yada olağanüstü bir halde yok dedim... Geçemezsin diyorsam geçemezsin o kadar dedi ss subayı kılıklı robokop.. Oradan dönerek aşağıdan Alman Hastanesinin oraya çıktım.. Orada kimliğime bakarak geçmeme izin verdiler... Arkadan dolaşıp mis sokağa oradan tarlabaşının ara sokaklarından dolapdereye inip yenişehir yokuşundan Kurtuluşa çıktım... Yukarı Şişli'ye doğru kalabalık bir gurup yürümeye çalışıyordu gurubun arkasından yürümeye devam ettim az ilerde bir polis ordusu ve bir panzer bekliyordu... Birden saldırıya geçtiler gurup dağılmaya ve kaçışmaya başladı yere düşenler olmuştu...Bir bayan "öleceğimi hissettim" diye baqğırıyor isyan ediyordu. Biber gazından gözgözü görmüyordu.. Gazdan etkilenmiştim zorlukla nefes alıyordum... Ara sokakalardan bomontiye oradan tekrar Halaskargazi caddesine çıkmaya teşebbüs ettim.. Şişli camisine çok yaklaşmıştım yeniden bir ardebe oldu kaçanlar kovalayanlar birden bire Haydarla karşılaştık.. Sırtıma iniverdi Haydar... Sırılsıklam olmuştum sıkılan tazyikli sudan... Tekrar ara sokaklardan Kurtuluşa doğru inmek zorunda kaldım anlaşılan ulaşamayacaktım menzilime çok kararlıydı faşizm.. Emeğin bayramına izin vermeyecekti... Sermayenin bu denli saldırgan oluşu aslında ömrünü tamamladığının işaretiydi... Durduramayacaklardı halkın coşan selini... Yüksek sesle COP şiirini okuyarak ara sokaklardan eve döndüm...


BEN BİR COPUM ASLIM AMERİKA...

AMERİKADAN BURAYA ÖNCE DEMOKRASİ

SONRA CİP SONRA COP

YANİ BEN GELDİM

GİRDİĞİM ÜLKELERDE

TOPLANANLARI DAĞITAN

AYDINLARIN KAFASINA BİR BALYOZ GİBİ İNEN

İTHAL MALI ÖZGÜRLÜĞÜ VE BİÇİMSEL DEMOKRASİYİ

DİMDİK AYAKTA TUTAN BENİM

GÖRÜNÜŞÜME SAKIN ALDANMAYIN

USTA BİR POLİTİKACI GİBİ

EĞİLİR BÜKÜLÜR AMA

ASLA KIRILMAM

BUNDAN EVVEL BENİM YERİME KULLANILAN

MEŞE ODUNU BİLE

İNSAFA GELİP KIRILDI

AMA BEN ASLA KIRILMAM

EY AHALİ SİZE SON SÖZÜM ŞUDUR

BİR GÜN BENİ BİRİSİNİN

KAFASINA BELİNE İNERKEN GÖRÜRDE

ONUN İÇİNDE DUYDUĞU ACIYI SİZ DE DUYMAZ

YUH OLSUN DERSENİZ

BİR GÜN SİZİNDE KAFANIZA BELİNİZE İNEBİLİR

ORANIZA BURANIZA GİREBİLİRİM

O ZAMAN SİZE DE OH OLSUN DİYENLER BULUNACAKTIR

BUNU UNUTMAYIN....

29 Nisan 2008 Salı

Sarp Kuray ve Ömer Gürcan Anlatıyor

1960'lı yıllardan günümüze Türkiye'nin derin dehlizlerinde tasarlanıp, sahnelenen oyunların arkasındaki güçler deşifre oluyor. 68 kuşağı öğrenci hareketlerinin iki aktif ismi Sarp Kuray ve Ömer Gürcan anlatıyor..
MHP ve Alparslan Türkeş'in CIA ile ilişkisi, askeri müdahalelerde Amerika'nın rolü, solcuların İslamiyet hakkındaki yanılgıları... Türk Silahlı Kuvvetleri'nin iki eski subayı, 68 kuşağı öğrenci hareketlerinin iki aktif ismi Sarp Kuray ve Ömer Gürcan anlatıyor..
1960'lı yıllardan günümüze Türkiye'nin derin dehlizlerinde tasarlanıp, sahnelenen oyunların arkasındaki güçler deşifre oluyor. MHP ve Alparslan Türkeş'in CIA ile ilişkisi, askeri müdahalelerde Amerika'nın rolü, solcuların İslamiyet hakkındaki yanılgıları, İnönü'nün niçin paraya fotoğrafını bastırdığı, Ömer Gürcan niçin bütün genarelleri öldürmeyi dahi düşünebildiklerini ve Türkiye'nin içinde bulunduğu kuşatılmışlığı nasıl aşacağı Gündem Ankara'da konuşuldu.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin iki eski subayı, 68 kuşağı öğrenci hareketlerinin iki aktif ismi Sarp Kuray ve Ömer Gürcan, Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan'ın hazırlayıp sunduğu Gündem Ankara'da, derin devletin Türkiye tarihindeki izlerine yönelik ilginç tespitlerde bulundular.
1960–1980 yılları arasında yaşanan gençlik olaylarının arkasında kimler vardı?
Sarp Kuray: Burjuva sınıfı kendi sorunlarını aşamadığı zaman, asker ve üniversite vurucu güç olarak öne çıkar. Bu gücün önemini gören Amerika ve Sovyetler Birliği, bu müdahaleleri kendi lehlerine yönlendirmeye çalışmışlardır. Sovyetler, Irak ve Suriye gibi ülkelerde bu gücü yönlendirerek Bass tipi rejimler oluşturmuşlardır. Türkiye'de ise 12 Mart, 12 Eylül müdahaleleriyle Amerika kendi çıkarlarını gözeten düzenlemeler yapmıştır.
"CIA, TÜRKEŞ'İ MBK'YA YERLEŞTİRDİ"
Dış güçler ordu ve öğrencileri nasıl yönlendiriyor?
Ömer Gürcan: Dış güçler yetiştirdikleri isimler aracılığıyla müdahaleler yapmışlardır. Bunlardan biri de Alparslan Türkeş.. Dönemin Ankara Amerikan Büyükelçisi Warren hazırladığı raporda şunları belirtiyor: "27 Mayıs'tan sonra kurulan Milli Birlik Komitesi (MBK) çok genç ve tecrübesiz, üstlendiği misyondan dolayı başı dönmüş bir gurup. Şu anki işlerimizden biri de MBK'nın içinde kimlerin etkin olduğunu tespit etmektir. MBK'nın içine en önemli üye olarak Türkeş'i yerleştirdik" (Foreign Relations 1958-60 s. 369-370)
"ALPARSLAN TÜRKEŞ, CIA TARAFINDAN EĞİTİLİDİ"
Ayrıca Yeniçağ Gazetesi'nin yazarlarından Serdar Kuru'nun yazdığı Top Secret Yazılar adlı kitapta Alparslan Türkeş'in CIA ile ilişkisi hakkında şunları söylüyor: "1960'ta ordu yönetime el koydu daha sonra Menderes tasfiye edilerek imha edildi. Amerika mesajını vermişti: 'İtaat et ya da öl!'. Darbenin ardından CIA ve Amerika'yı şaşırtan gelişmeler meydana gelmişti. Türk ordusunun, Venezüella ordusundan farklı olduğunu anlamışlardı. Darbeye zorlanan subay gurubu içerisinde kontrol altında tutamadıkları bir fraksiyon ortaya çıkmıştı. Ve bu beklenmeyen bir gelişme idi. İşler kontrolden çıkabilir ve işler ABD'nin aleyhine dönebilirdi. Sovyetler ise muhtemel gelişmeler için KGB'yi alarma geçirmişti. Kısaca herkes tetikte idi. Olay kısaca şuydu: Darbe içinde provoke edilen subaylardan CHP yanlısı olanlar sola eğilimliydi. Bu belli şartlar altında kabul edilebilirdi. Muhtemel bir sola kayışı önlemek için Amerika, Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarına güveniyordu. Albay Türkeş, NATO bünyesinde eğitim görmüş, Amerika'da psikolojik harekât kurslarına katılmış ve "X" Operasyonunu iyi bilen bir askerdi. CIA tarafından çıkarılan psikolojik profilinde onun Turancı ve milliyetçi olduğu, Sovyetler'e karşı operasyonlarda güvenilebileceği sıkı antikomünist kimliği, karizması ve teşkilatlanma yeteneği övülüyor ve güvenilir bir subay olduğu belirtiliyordu. Albay Türkeş, Amerika'da gördüğü eğitim sırasında "Stay Behind" operasyonu konusunda bilgilendirilmiş ve "X" örgütünden haberi olan bir askerdi. CIA'nın çalışma yöntemlerini de iyi biliyordu. Çünkü tam da onları uygulama konusunda eğitim görmüştü".
"MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ'Nİ CIA KURDU"
Serdar Kuru, MHP'nin CIA tarafından kuruluşunu ise şu şekilde anlatıyor: "Yeni bir yapılanma olan MHP'nin başına geçecek Türkeş için aslında yapılacak çok bir şey de yoktu. Ondan istenen sadece vitrinde durmasıydı. Kurulacak yeni oluşumun bütün ayrıntıları CIA tarafından hazırlanmıştı. Hareketin çekirdek kadrosu ise özel olarak seçilmişti. İlk önce siyasi bir parti lazımdı. Bu sorun hali hazırda boşta duran bir partinin ele geçirilip, ismi değiştirilerek halledildi. CIA, bu hareket için "National Movement Party" (Milliyetçi Hareket Partisi) adını uygun buldu. Türkeş'in Führer gibi unvana sahip olması gerekiyordu. O da bulundu: 'Başbuğ'. Hareketin propagandası varoşlar ve kırsal kesime yapılacağından dolayı bu kesimdeki insanların kendilerini özdeşleştirecekleri bir sembol gerekiyordu. Bu sembol için Alman ve İtalyanlar putperest dönemlerden kalan sembollerini kullanmışlardı. Yeni Milliyetçi Hareketin sembolü ise Türk mitolojisinde yer alan Bozkurttan seçildi ve buna uygun olan bir selamlama biçimi de sonradan uyduruldu". (Tuncay Çelen-Ömer Gürcan, HESAPLAŞMA 68 Kuşağı ve Katledilişi adlı kitaptan Serdar Kuru'dan yapılan alıntı)
"MÜDAHALELERİN ARKASINDA AMERİKA VAR"
Amerika, Türkiye'deki dinamikleri nasıl yönlendirebiliyor?
Kuray: Amerika, kendi eliyle yetiştirdiği kadrolar ve kurduğu kontrgerilla benzeri oluşumlarla Türkiye'de gerçekleşen askeri müdahaleleri yönlendirmiştir. 12 Mart, 12 Eylül ve bugün de tartıştığımız müdahalelerin arkasında Amerika olmuştur. Amerika kabuğu sadece orduya değil sistemin bütün kurumlarına yerleşmiştir. Bundan kurtulmak istiyorsak buralar nasıl yerleştiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.
"CIA, MİT ELEMANLARINA PARA VERDİ"
Gürcan: 27 Mayıs sonrası Yassıada duruşmalarında açılan dosyalarda MİT elemanlarına paraların CIA tarafından ödendiği ortaya çıkıyor. Bu duruma Menderes bile şaşırıyor. 1964 yılında İsmet İnönü, Kıbrıs'a harekât kararı aldıktan 5 dakika sonra Amerika'dan gelen telefonda, "böyle bir şey yapamazsın" deniliyor. Arkasından İnönü yanında bulunanlara, "Biz bunları 27 Mayıs'ta kolay temizledik. Ama bundan sonra bunları atmamız çok zor. Biz soktuk artık çıkartamıyoruz" diyor. Daha sonra Ecevit ve Turgut Özal'a suikastlar düzenleniyor, ama bunların üzerine gidilemiyor. Herkesin bilip de söyleyemediği ne? Bunların hepsinde dışarıdan müdahaleler olduğu net bir şekilde görülmekte.
"AMERİKA, SİSTEMİN HER ALANINA YERLEŞTİ"
"Amerikan kabuğu" ne zaman sistemin içine yerleştirildi?
Kuray: Türkiye, Amerika ile birlikte harekât etmeye karar verdiği 1946'dan bu yana Amerika kendi çıkarlarını gözetecek kadroları Türkiye'deki sistemin her alanında yerleştirdi.
İNÖNÜ: DEVLETİ HERKESE GÖSTERMEK İÇİN RESMİMİ PARAYA BASTIM
İsmet Paşa, neden paranın üstüne resmini koydu?
Kuray: Babam Ankara Valisi Enver Kuray, İsmet İnönü'ye yakın bir bürokrattı. Babama bu para meselesini sorduğumda İsmet İnönü'nün paralara fotoğrafını basmasının gerekçesini "Ben orman bekçisine kadar bir devleti gösterme zoru içindeydim. Çünkü cumhuriyet gençti ve elden gidebilirdi" şeklinde açıkladığını söylemişti.
"İNÖNÜ KUKLAYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ"
Siz bu gerekçeyi inandırıcı buldunuz mu?
Kuray: Türkiye'de 1930'dan sonra hiçbir şeyi inandırıcı bulmuyorum. O tarihten sonra gerçekleşenler bir burjuva masalı ve kör dövüşüdür. İsmet İnönü vb. tarihsel kahramanlar, zaman zaman göreve çağrılarak birer kuklaya dönüştürülmüştür. Kuklaların değil, kuklacıların peşindeyiz.
TÜRKİYE TARİHİNDE İLK DEFA ASILARAK İDAM EDİLEN DARBECİLER KİM?
Türkiye'de darbe ve müdahaleleri gerçekleştiren kuklacılar kimlerdir?
Kuray: Bunlar geri planda Amerikan emperyalizmi, önde onların ülkedeki ortakları olan egemen sınıftır. Bu oluşumlara karşı ordunun içinde tepkiler de olmuştur. Antiemperyalist Talat Aydemir ve Fethi Gürcan bunların öncülerindendir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde asılarak idam edilen tek darbeci subaylar da bu isimlerdir.
Demokrat Parti'yi Amerika mı getirmişti?
Kuray: Demokrat Parti'yi Amerika getirdi ve yine ABD götürdü.
SARP KURAY, ÇATLI İLE GÖRÜŞTÜ MÜ?
1984 yılında Avrupa'da bulunduğu zaman Abdullah Çatlı ilk sizi mi aradı?
Kuray: Hüseyin Karahan adlı arkadaşımız Abdullah Çatlı ile birlikte Fransa'da Senta Cezaevi'nde yattı. Orda bir takım evraklar ele geçirmiş. Amerikalıların Papa suikastını Bulgarlar üzerine atılmasını Abdullah Çatlı'ya empoze ettiklerini eşi aracılığıyla bana iletiyor. "Çatlı ile görüştü" diyenler ya ağızlarını kaparlar ya da belge koyarlar ortaya! Abdullah Çatlı'yı tanımam bilmem!
AMERİKAN KABUĞU KIRILMADIKÇA, PROVOKASYONLAR DA BİTMEYECEK!
Kürt-Türk kutuplaşmasından "Amerikan Kabuğu"nun etkisi var mı?
Kuray: Bugün sağduyulu Kürt arkadaşlar, "Tekrar birlikte çözüm arayalım ve Mustafa Kemal Paşa'nın 1919'da, 1923'te Eskişehir ve İzmit konuşmalarını referans alalım" diyorlar. Bu makul öneriler, dış dinamiklere dayalı güçler tarafından manipüle edilerek akim bırakılmaya çalışılıyor. Biz ise iç dinamiklere dayanmış güçlerden yanayız. Eşit ve özgür yurttaşlık temelinde birlikte çözebiliriz diyoruz. Bu ülkede Amerikan kabuğu kırılmadıkça, provokasyonlar da, gerginlikler de bitmeyecek.
9 Mart için ittifak yaptığınız paşalar sizleri sattı mı?
Kuray: 1960 yılına kadar Türk ordusu devrimci idi. Fakat bu tarihten sonra NATO damarı üzerine oturdu. Kendi evlatlarını kurban vermeye başladı. 9 Mart'ta bize sokaklara bomba atın diyenler 12 Mart'ta taltif edilirken bizler askerlerden falaka yedik, işkence gördük. Bizans ordusunda böyle bir kalleşlik yok. 78 kuşağı, biz 68'lilerden daha büyük işkenceler görmüşlerdir. Hapishanelerde kendi dışkıları yedirilerek çirkin işkencelere maruz kalmışlardır. "İnsan haklarını kaçırdık" diyenler, önce öz eleştirilerini yapmalı, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin hesabını vermelidirler.
"BÜTÜN GENERALLERİ TOPTAN YOK ETMEYİ DAHİ DÜŞÜNDÜK"
Hiç kullanıldığınız hissine kapıldınız mı?
Gürcan: İttifak içinde olduğumuz paşalara tamamıyla teslim olmamıştık. Onların geçmişte olduğu gibi yine Amerika ile anlaşacaklarından endişe ediyorduk. Teğmen tankçı arkadaşların Amerikan Büyükelçisini kuşatmasını, gerekirse generalleri toptan yok etmeyi dahi düşünmüştük. Bizler emir erleri olmayı reddettik. Onlara itaat etseydik ben bugün TRT Genel Müdürü, Sarp Ağabey ise Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olurdu.
"İSLAMİYET BİZİM SAVUNDUĞUMUZ İLKELERİ SAVUNUYORMUŞ"
Kendilerini solcu ve devrimci olarak nitelendiren çevrelerin dine yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?
Kuray: Biz dinin bir sosyolojik bir olgu olduğunu, Müslümanlığın çıkışındaki bütün devrimci dinamikleri göremedik. Müslümanlık, devrimci bir dindir. İlkel komünal toplumun bütün güzelliklerini taşıyan bir dindir. Bir ganimetin paylaşımında bile inanılmaz ilkeler vardır. Bizim din konusunda fazla bilgili olmamamız, direk bir inkârcılığı getirmiş, sonuçta halkla aramıza büyük bir uçurum oluşmasına sebep olmuştur. Devrimcilerin dine karşı görünmesi bize zarar verdi. İslamiyet bizim savunduğumuz ilkeleri savunuyormuş. Şabloncu yaklaşımların kurbanı olduk. Türkiye devrim hareketi tarih bilincine tam kavuşamadan, kendi ülkesinin şartlarını bilemeden Maoculuktur vb. düşünceleri soktular. O günden bu yana Türkiye 40 senedir şablonlarla uğraşıyor. Başka ülkelerin kendi şartlarında oluşturdukları şablonları, olduğu gibi Türkiye'ye oturtmaya çalıştılar. Bu şabloncu zihniyetlerden sıyrılıp insanlar kendi tarihiyle kucaklaştıkları anda yaptıkları yanlışları anlayabiliyorlar..
"NE MAOCU, NE DE LENİNCİ, BEN DEVRİMCİYİM!"
Kendinizi nasıl tarif ediyorsunuz?
Kuray: Ne Maocu, ne de Leninci, ben devrimciyim! Türkiye bugün büyük bir kuşatma altında. Ortak noktalarımızı arttırarak tekrardan 1. Meclis havasına girmemiz lazım. Bilinmelidir ki Mustafa Kemal, Erzurum'a gittiği zaman Kürtler'le kongre yapmıştır. Sivas'a indiği zaman mandacılığı reddetmiştir. Atatürk, bütün zenginlikleri kucaklamıştır.
"TÜRKİYE KÜRTLERİ ERBİL'E DEĞİL, ANKARA'YA BAKARLAR"
PKK, bahsettiğiniz 'Amerikan Kabuğu'nun neresinde?
Kuray: İçeride taban bulamazsanız, dış güçler tarafından kullanılmaya müsait hale gelirsiniz. Kuzey Irak'taki gelişmeler.. Amerika'nın yaptığı devletler, devlet değildir. Türkiye Kürtlerinin birlikte çözümden yana olduklarını görüyoruz. Türkiye Kürtleri, Erbil'e değil, Ankara'ya bakarlar.
Ergenekon operasyonundan sonuç alınabilecek mi?
Gürcan: Madanoğlu davasında ne olmuştur? "Darbe işlerine karışmadıkları belli olduktan sonra beraat etmişlerdir". Ergenekon davasında adı geçen üst yetkililer de benzer şekilde beraat edeceklerdir. Türkiye'de her zaman sadece işin tetikçiliğini yapandan hesap sorulmuştur.
"TÜRKİYE'Yİ KİMSE KISIR KAVGALARA MAHKÛM EDEMEZ!"
Türkiye'de yaşanan gerginlikleri nasıl yorumluyorsunuz?
Kuray: Türkiye'de yukarıdan aşağıya dayatılan iki ideolojik kalıp var. Bir tarafta içi kof antiemperyalist bir söylem, diğer tarafta ise Avrupa'ya bağımlı kalarak bu sorunu çözmek isteyen II. Cumhuriyetçiler dediğimiz gurup… Bu iki zihniyet te iç dinamikleri reddeden, dışa bağımlı eğilimlerdir. Bunların arasında sıkışmış, kalmış bir hesaplaşma Türkiye'nin önünü açamaz. Türkiye'yi çürümüş devlet sınıfı ile Avrupacı kesim arasındaki kısır kavgaya kimse mahkûm edemez!
SARP KURAY, DOĞU PERİNÇEK'İ UYARIYOR
Doğu Perinçek ve İlhan Selçuk vatansever mi?
Kuray: İlhan Ağabey ve Doğu'nun vatanseverlikleri tartışmaya açmam. Ama Doğu Perinçek'in yüzüne, "Türkiye'de denenmiş metotlarla tekrar çözüm aramamak gerekir" dedim. Bu işin emekli paşalarla olacak bir yolu yok. Daha önce askerlerle 9 Mart'ta yaptığımız ittifaka ihanet etmedik. Bizi İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığındaki falakacılara teslim etmelerine rağmen yine de aleyhlerine beyanat vermedik. Peki, bu beyefendiler ne yaptı? 9 Mart'ı 12 Mart'a çevirerek bize en büyük ihaneti yaptılar.
Öğrenci olaylarının arkasında kimler var?
Gürcan: Gençlik bir olduğunda, ortak sorunlarını görüp, çözümden yana bir inisiyatif kullanmasından ürken egemenler, bunları başörtüsü, sağ-sol ve Kürt-Türk olarak kamplara ayırıp çatıştırıyor. Böylece gençliğe suni bir gündem yaratarak gerçek sorunları görmesini engelliyor.
"POLİS MÜDÜRÜ SOYACAĞIMIZ YERLERİN ADRESİNİ VERDİ"
Geçmişte para sıkıntısı çektiğiniz dönemde ilginç bir olay yaşamıştınız?
Kuray: Paramız yok dedik. Bana bir tane kesik kart verdiler. Kartta ismi yazılı polis müdürünün evine gittiğimizde, müdür bize soyulacak yerlerin adresini verdi. Biz de soyduk.
"DENİZ GEZMİŞ'İ TARIM BAKANI'NIN ARABASIYLA KAÇIRDIK"
Kendi tecrübelerinizden hareketle gençlere ne söylemek istersiniz?
Kuray: Zamanımızdaki gençliği hedefe yönelmiş yıldırımları paratoner gibi toprak yaptılar. Sistemli cinayetler ile gençlik silahlanmaya yönlendirildi. Hiç kimse oturup stratejik bir karar sonucunda silahlanmaya karar vermedi. Gençler, meşru müdafaa için silahlandı.
Türkiye giderek zayıflıyor. Halk bitme noktasına geliyor. Her gün dükkânlar kapanıyor. İnanılmaz bir ekonomik kriz kapıya dayanmış vaziyette. Burada "Cambaza bak" oyununa gelmemek lazım. Bizi geçmişte nasıl kullandıklarını anlatayım. Yükseliş Kolejine bizim guruptan birileri bomba attı. Bu bomba Muhsin Batur'un Genel Kurmay'da yapacağı bir konuşmaya zemin hazırlaması için patlatılmıştı. Türkiye'deki devrimci gençlik bu tarz oltalara geçmişte çokça takılmıştı. Başka bir örnek ise Deniz Gezmiş'in firarda olduğu günlerde kendisinin farklı yerlere naklini istediğimiz zaman bize Tarım Bakanı Turan Şahin'in arabasını veriyorlar. Peki, bu imkânları neden bize sağlıyorlar? Çünkü ortalığı karıştırmamızı istiyorlar. Böylece onlara yapacakları darbenin altyapısını oluşturacaktık. Darbelerin olgunlaşmasına ve ülkenin ana problemlerinin örtülmesine araç olmamaları için gençlere legal oluşumlar içinde yer alarak oyuna gelmeyin diyorum.

CHP, MSP kapatılmasın diye kanun değiştirmiş


Parti kapatmayı zorlaştıracak düzenlemeye karşı çıkan CHP'nin geçmişte tam tersi bir uygulamaya imza attığı ortaya çıktı.

Milli Selamet Partisi'nin kapatılmasını engellemek için 1978'de kanun değiştiren CHP, 'kapatmaya ilişkin suç isnatlarının kesinleşmiş mahkeme kararlarından oluşması'nı hükme bağlamış. MHP ve Adalet Partisi'nin destek verdiği düzenleme için Cumhurbaşkanı Korutürk'le bile restleşmiş.AK Parti, manifesto niteliğinde bir savunma metni hazırlarken, kapatma- yı zorlaştıracak değişiklik konusun- daki tartışmalar sürüyor. AK Parti ve MHP'nin sıcak baktığı düzenlemeye CHP karşı çıkıyor. Gerekçeleri ise dava sürecinin başlamış olması. Anamuhalefet, 'kişiye özel düzenleme hukuka aykırıdır' iddiasında bulunuyor. Ancak bu durum, CHP'nin geçmişteki uygulamalarıyla çelişiyor. Cumhuriyet Halk Partisi, bugün karşı çıktığı formüle, 30 yıl önce kendisi başvurdu. Merhum Bülent Ecevit'in başbakan, Deniz Baykal'ın enerji bakanı olduğu hükümet, Milli Selamet Partisi'nin kapatılmasını engellemek için 1978'de yasa değişikliğine imza attı. İşte SPK'nın 111. maddesinde 30 yıl önce yapılan değişiklik: Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin suç isnatlarının kesinleşmiş mahkeme kararlarından oluşması gerekir. MSP'ye açılan dava, Siyasi Partiler Kanunu'nda yapılan değişiklik sayesinde düştü. üstelik hayata geçirilen düzenleme, bugünkü tartışmalarla bire bir örtüşüyor. İktidarda kalabilmek için MSP'nin desteğine ihtiyaç duyan CHP, 'kapatmaya ilişkin suç isnatlarının kesinleşmiş mahkeme kararlarından oluşması gerektiği'ni kanuna ekledi. Dava sürerken hazırlanan teklif, 2 Şubat 1978'de TBMM Genel Kurulu'na getirildi. Halen CHP Genel Sekreterliği'ni yürüten önder Sav, Erbakan lehine önerge hazırlayarak düzenlemeye katkı sağladı. Dönemin hükümeti söz konusu tadilat için Köşk'le de restleşti. Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk'ün veto ettiği teklif, 15 Mart'ta yeniden kabul edilerek Köşk'e gönderildi. Söz konusu hüküm, 12 Eylül ihtilalinden sonra kaldırıldı. AK Parti'nin parti kapatmaları zorlaştırmasına ilişkin girişimini hukuka aykırı sayan CHP'nin, 30 yıl önce aynı konuda farklı tavır sergilemesinin ardında, 1977 erken genel seçimlerinde oluşan Meclis'teki hassas sandalye dengesinin olduğu belirtiliyor. Birinci parti olmasına rağmen tek başına iktidar olamayan CHP, AP'den istifa eden 11 bağımsız milletvekilinden 10'una bakanlık vererek hükümeti kurabildi. CHP lideri Bülent Ecevit, her an yıkılması muhtemel hükümete destek olması ümidiyle MSP'yle de ilişkilerini iyi tutmaya çalıştı. Kapatma davasını engelleyen düzenlemeye de bu çerçevede destek verdi. Altında CHP'nin de imzası bulunan eski SPK'nın 111. maddesi "Siyasi partilerin kapatılmasına ilişkin suç isnatlarının kesinleşmiş mahkeme kararlarından oluşması gerekir." hükmünü içeriyordu. Bu özgürlükçü düzenleme, 12 Eylül idaresi tarafından iptal edildi.

Şehrin sahipleri Taksim'de

Nasıl bir emekçi istiyorlar? Sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin. Çalışsın, çalışsın, çalışsın... Sonra akşam namazını kılsın; televizyonda ilahi konseri, dini sohbet programı izlesin yatsın, sabah kalksın, namazını kılsın, işine gitsin, çalışsın, çalışsın, çalışsın... Hafta sonu olunca, çoluk çombalak şehir merkezine insin, belediyesinin aldığı lalelere baksın, baksın, baksın. Evine dönsün, futbol maçını izlesin, namazını kılsın, sabah kalksın, çalışsın, çalışsın, çalışsın... Ebelek gübelek padişahPadişahı kendi parasıyla gazete filan alınca, kıdem tazminatlarını kuşa döndürmeye karar verince, "geberinceye kadar çalışılacak" yasası çıkarınca, "parası olmayan ölür gider, kalan sağlar bizimdir" şiarını yükseltince alkış tutsun:"Padişahımız çok yaşa!"Padişahtan şüphe edenlerin "kabir azabı" çekeceğine inansın, üç karısı olan adamların "Dinen nasıl giyinmek makbuldür?" konfeksiyonundan giyinsin, "Faiz yemiyoruz, sizin paranızı yiyoruz" ekonomik ağına dahil olsun, minnacık kız çocuklarının etek boylarına kafayı takan psikopat din hocalarından nasıl yaşayacağını öğrensin, aç kalırsa ezberlediği dua karşılığı ekmek yardımından uslu uslu yararlansın ve "Siz kokmuş ayaklarsınız" denince de ebelek gübelek, dili dışarıda yine alkış tutsun:"Padişahım çok yaşa!" 'Modifiye' insanİstedikleri gibi 'modifiye' edemedikleri emekçileri, yoksulları şehirlerin dışına gönderiyorlar. Güzel de bir isim buldular buna: 'Kentsel Dönüşüm Projesi'. İnsanları şehirlerin dışına gönderip şehir merkezlerine lalelerini dikiyorlar. Bol bol lale dikiyorlar. Yoksulları gönderip yoksulların paralarıyla aldıkları laleleri dikiyorlar. Bu, daha çok yakışıyor padişahlarının gül yüzüne, 'güzel ahlakına'. Onlar, 1 Mayıs 1977'de şehir merkezinden silahla külahla kovalanan şehrin asıl sahiplerini kovalamaya devam ediyorlar. Badem bıyıkları, 'güzel ahlakları', Meclis'te linç partileri düzenleyen, meydanlarda yoksulları, vurulmuş askerlerin annelerini azarlayan siyasi kültürleriyle o gelenekten geliyorlar. Hayatını emeğiyle kazanan insanları, insanca yaşamak, soru sormak, haklarını savunmak, özgür düşünmek, kendisi gibi olmak isteyen insanları kovalayıp duruyorlar. Hep onların peşindeler. Bellerine 'sünnet" diye taktıkları çakılarıyla ve sakız gibi çiğnedikleri hadisleriyle hep onların peşindeler. Kendilerine benzeyen bir insan tipi imal ettiler, 'bozuk imalatların', 'imalat standartlarına' uygun olmayan, adam gibi adamların peşindeler. Onların kokusunun padişaha 'ayak kokusu' gibi gelmesinin nedeni bu; onlar 'imalat standartlarına uygun' değiller. Şehrin belleğiŞehrin bir belleği var oysa. Şehrin merkezine dair bir bellek. Kalabalıkların şehrin merkezine diktiği bayrağı 1977'de kanlı bir katliamla oradan çıkarmaya çalışanların murisleri, şimdi orayı boş bırakmaya çalışıyorlar. O belleği boşaltmaya çalışıyorlar. Şehrin asıl sahipleri gelip o merkez noktaya yeniden bayraklarını dikmesin diye... Şehrin asıl sahipleri şehri padişahtan kurtarmasın diye... Bu, 'kapatma davasına' filan benzemez. Bu, yoksulların 'kapatma kararı'; Avrupa'da dolaşıp yalan dolanla destek dilenciliği yaparak savuşturulamaz.Emeğin hukuku1 Mayıs'ta o bayrak oraya yeniden dikilecek. Nasıl padişah bu memleketin hukukunu hiçe sayıp daha çok zenginleşmek için kendi hukukunu yaratıyorsa şehrin emekçileri de ekmeklerini onurlu yiyebilmek için kendi hukuklarını yaratıp oraya, Taksim'e yürüyecekler. O zaman göreceğiz işte bu padişah kimden yana. Yoksuldan mı, zenginden mi? İnsandan mı yoksa 'tebaadan' mı? Ezilenden mi yoksa zalim muktedirden mi? Demokrasiden mi, kendinden mi?Hayatını emeğiyle kazananlar ve özgür insanlar olmak isteyenler bu sorunun cevabını vermek için 1 Mayıs'ta orada olacaklar. Çünkü şehrin asıl sahibi onlar. Onlar şehri geri alacaklar!
BEKLE BİZİ İSTANBUL...

28 Nisan 2008 Pazartesi

Vakit yazarı 14 aşında kız çocuğuna TECAVÜZ iddiasıyla tutuklandı...

Vakit yazarı Hüseyin Üzmez, 14 yaşındaki bir kıza tecavüz iddiasından gözaltına alınmıştı. Şimdi ise...
Vakit Gazetesi yazarı Hüseyin Üzmez Bursa'nın Mudanya İlçesi'nde 14 yaşındaki L.Ç.'ye tecavüz ettiği iddiasıyla tutuklandı. Vakit Gazetesi'nde köşe yazarlığı yapan Hüseyin Üzmez, küçük yaştaki kıza tecavüz ettiği ihbarı üzerine dün 23.30 sıralarında Mudanya'da gözaltına alınmıştı. İnegöl İlçesi'nde oturan 14 yaşındaki L.Ç.'ye tecavüz ettiği iddia edilen Hüseyin Üzmez'le birlikte küçük kızın annesi ve babasının da Mudanya Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Dün akşam gözaltına alınan H.Ü., sorgulamasının ardından bugün 14.00 sıralarında Mudanya Adliyesi'ne getirildi. Soruları cevapsız bırakan H.Ü., sorgulanmak üzere nöbetçi Cumhuriyet Savcısı'na sevk edildi. 14 yaşında olduğu iddia edilen mağdurenin kemik yaşının tespitiyle ilgili de araştırmada bulunulacağı öğrenildi. ÜZMEZ KİMDİR? Hüseyin Üzmez, ilk silahlı sağ eylemcisi. 22 Kasım 1952 tarihinde, lise son sınıf öğrencisiyken, ‘‘Allah düşmanı’’ dediği Vatan gazetesi sahibi ve başyazarı Ahmet Emin Yalman'a 6 el ateş etti, ‘öldü' diye bıraktı. ‘‘Öldürmeye teşebbüs’’ suçundan 10 yıl tutuklu kaldı. Cezaevinden çıktıktan sonra lise ve hukuk fakültesini bitirdi. Özal hükümetinde Sağlık Bakanı Mehmet Aydın'ın özel müşaviri oldu. Milliyetçi Çalışma Partisi'nin genel başkan adayı oldu. Can Pazarı adlı aşk romanının aynı zamanda kahramanı olan Hüseyin Üzmez, üniversite öğrencisi ile yaşadığı aşkı romanlaştırdı.