20 Aralık 2009 Pazar

BASIN BÜLTENİ

Ben kral çıplak demedim yanlış anladınız. Kral zaten çıplaktı. Ben Kral üşüyor dedim.

Bir süre önce Başbakanlığa mail yoluyla yazdığım aşağıdaki dilekçemle vatandaşlıktan çıkarılmak ve “mümkünse” Afrika ülkelerinden birine sürgün edilmemi talep ettim. Çünkü zaten bu zamana kadar hiç vatandaş sayılmadığım ve almam gereken hiçbir şeyi almadığım (sosyal siyasal ve ekonomik) için daha önce yazdığım bir yazımda 12 yıl kadar önce artık vatandaşlık görevlerimi yerine getirmeyeceğimi vergi ödemeyeceğimi oy vermeyeceğimi beyan etmiştim ve o tarihten bu yana da oy kullanmış değilim.
Kendi ülkemde mülteci gibi değil mülteciden beter koşullarda yaşadım. Medyada çıkan haberlerin birçoğunda söylediğim şeyler söylediğim biçimde yazılmadı. Şimdi burada doğrusunu düzelterek te yazmış olacağım. Bu ülkede bir sanatçı olarak yaşa(yama)ma nedenlerimi genel sebepler ve yaşadıklarım şeklinde sıralayacağım.

Söylediklerim ve yazdıklarım söyle(ye)mediklerim ve yaz(a)madıklarımın kareköküdür.

Bir gazetede çıkan aç kaldım mı diyeyim sözü yanlış anlaşılıp yanlış aktarılmış bir sözdür. Gazeteler ne yazık ki böylesine hayati önemli bir konuyu bile magazinleştirmeden veremiyorlar. Bu bile başlı başına bir olaydır. Bir sanat olayının ya da sanatçının haberi ancak magazinleştiği zaman yayınlanabiliyor. Ben genel anlamıyla “noname” diye ifade edilen bir sanatçıyım yani marka değilim. Marka olmak ünlü olmak değil işimi yapabilmek ve sanatçı olarak kendimi ifade edebilmek istedim. Bu aşağıda sıralayacağım nedenlerle çok mümkün olmadı. Açlık konusuna gelince evet yaşadığım süre boyunca hep açlık çektim. Ama benim açlığım başkalarının sandığı gibi bir açlık değil. Benim birinci açlığım ve en öncelikli talebim demokrasi talebiydi. Sonra bilgi açlığı ve arkasındanda sevgi açlığı olarak tanımlayacağım şekilde ifade edebileceğim bir açlıktır.
Demokrasi konusunda devamlı sınıfta kalmış bir ülkenin çocuğuyum. Bilgi üzerinde bile her dönemde bir kısıtlama ve yasaklama oldu. Bu ülkede üzülerek ifade ettiğim kitap toplatmaları yasaklamaları ve yakılmaları yaşandı çok uzak olmayan bir dönemde. Bilgiye ulaşmanın bu kadar kolay olduğu bir çağda bile hala bilgi üzerinde sansür uygulanabiliyor. Resmi öğretinin dışındaki bilgi üzerinde her zaman bir sansür uygulaması oluşmuştur. Sistem adeta insanlara toplu bir şekilde aynı düşünmesini ve aynı şeye inanmasını dayatmaktadır. Böyle olmayanları ötekileştirmektedir. Kabile toplumu gibi kabileler halinde yaşanmaktadır. Değer yargılarının değişmesiyle birlikte de toplum sevgisiz bir toplum olma yolundadır ve her şey “para” ya endekslenmiştir. Sevgi açlığı da buradan doğmaktadır.


DİLEKÇE METNİ

BAŞBAKANLIK YÜKSEK MAKAMINA

35 yıldır tiyatro ve sinema sanatına emek vermiş bir vatandaş olarak bütün bu sürede kendi ülkemde mülteci gibi yaşamak zorunda bırakıldım.Sosyal güvencem olmadı. Sanatımı ve mesleğimi özgürce yapamadım..Anayasada da belirtilen"Devlet sanatı ve sanatçıyı korur" ve "Devlet sanatın ve sanatçının gelişmesinin önündeki ekonomik-sosyal ve siyasal engelleri kaldırmakla mükelleftir" maddelerinin hayata geçmediğini gördüm.Bu süreç içerisinde uğramadığım haksızlık ve zulüm kalmadı.Daha da sıralayacağım bir dolu nedenden ötürüTürkiye Cumhuriyeti Devletinin bana ver(me)diklerini iade ederek vatandaşlıktan çıkarılmamve mümkünse afrika ülkelerinden birine sürgün edilmem konusunda gereğinin yapılmasını arz ederim.Saygılarımla...Ali Rıza SOYDAN


ANAYASANIN DEĞİŞTİRİLEMEYECEK MADDESİ

V. Devletin temel amaç ve görevleri
Madde 5 – Devletin temel amaç ve görevleri, Türk milletinin bağımsızlığını ve bütünlüğünü, ülkenin bölünmezliğini, Cumhuriyeti ve demokrasiyi korumak, kişilerin ve toplumun refah, huzur ve mutluluğunu sağlamak; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal, ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.

GENEL HÜKÜMLER

VII. Düşünce ve kanaat hürriyeti
Madde 25 – Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir.
Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.

VIII. Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyeti
Madde 26 – Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir. Bu hürriyet resmî makamların müdahalesi olmaksızın haber veya fikir almak ya da vermek serbestliğini de kapsar. Bu fıkra hükmü, radyo, televizyon, sinema veya benzeri yol­larla yapılan yayımların izin sistemine bağlanmasına engel değildir.

IX. Bilim ve sanat hürriyeti
Madde 27 – Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir.
Yayma hakkı, Anayasanın 1 inci, 2 nci ve 3 üncü mad­deleri hükümlerinin değiştirilmesini sağlamak amacıyla kullanılamaz.
Bu madde hükmü yabancı yayınların ülkeye girmesi ve dağıtımının kanunla düzenlenmesine engel de­ğildir.
IV. Çalışma ve sözleşme hürriyeti
Madde 48 – Herkes, dilediği alanda çalışma ve sözleşme hürriyetlerine sahiptir. Özel teşebbüsler kur­mak serbesttir.
Devlet, özel teşebbüslerin milli ekonominin gerek­le­rine ve sosyal amaçlarına uygun yürümesini, güvenlik ve kararlılık içinde çalışmasını sağlayacak tedbirleri alır.
A. Çalışma hakkı ve ödevi
Madde 49 – Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.
Devlet, çalışan­ların hayat seviyesini yükseltmek, çalışma ha­yatını geliştirmek için çalışanları ve işsizleri korumak, çalışmayı desteklemek, işsizliği önlemeye elverişli eko­nomik bir ortam yaratmak ve çalışma barışını sağlamak için gerekli tedbirleri alır.
XII. Sanatın ve sanatçının korunması
Madde 64 – Devlet, sanat faaliyetlerini ve sa­nat­çıyı korur. Sanat eserlerinin ve sanatçının korunması, değerlendirilmesi ve sanat sevgisinin yayılması için ge­reken tedbirleri alır.

İNSAN HAKLARI EVRENSEL BİLDİRGESİNDE YER ALAN HAKLAR

Madde 3Herkesin yaşama hakkı ile kişi özgürlüğü ve güvenliğine hakkı vardır.
Madde 4Hiç kimse, kölelik ya da kulluk altında tutulamaz; her türden kölelik ve köle ticareti yasaktır.
Madde 5Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele ya da ceza uygulanamaz.
Madde 6Herkesin, nerede olursa olsun, yasa önünde bir kişi olarak tanınma hakkı vardır.
Madde 8Herkesin anayasa ya da yasayla tanınmış temel haklarını ihlal eden eylemlere karşı yetkili ulusal mahkemeler eliyle etkin bir yargı yolundan yararlanma hakkı vardır.
Madde 9Hiç kimse keyfi olarak yakalanamaz, tutuklanamaz ve sürgün edilemez.
Madde111. Kendisine cezai bir suç yüklenen herkesin, savunması için gerekli olan tüm güvencelerin tanındığı, kamuya açık bir yargılanma sonucunda suçluluğu yasaya göre kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma hakkı vardır.2. Hiç kimse, işlendiği sırada ulusal ya da uluslararası hukuka göre suç oluşturmayan herhangi bir fiil yapmak ya da yapmamaktan dolayı suçlu sayılamaz. Kimseye, suçun işlendiği sırada yasalarda öngörülen cezadan daha ağır bir ceza verilemez.
Madde 131. Herkesin, her Devletin sınırları içinde seyahat ve oturma özgürlüğüne hakkı vardır.2. Herkes, kendi ülkesi de dahil, herhangi bir ülkeden ayrılma ve o ülkeye dönme hakkına sahiptir.
Madde 141. Herkesin, sürekli baskı altında tutulduğunda, başka ülkelere sığınma ve kabul edilme hakkı vardır.2. Gerçekten siyasal nitelik taşımayan suçlardan kaynaklanan ya da Birleşmiş Milletlerin amaç ve ilkelerine aykırı fiillerden kaynaklanan kovuşturma durumunda, bu hak ileri sürülemez.
Madde 151. Herkesin bir ülkenin yurttaşı olmaya hakkı vardır.2. Hiç kimse keyfi olarak uyrukluğundan yoksun bırakılamaz, kimsenin uyrukluğunu değiştirme hakkı yadsınamaz.
Madde 18Herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, din veya inancını değiştirme özgürlüğünü ve din veya inancını, tek başına veya topluca ve kamuya açık veya özel olarak öğretme, uygulama, ibadet ve uyma yoluyla açıklama serbestliğini de kapsar.
Madde 19Herkesin kanaat ve ifade özgürlüğüne hakkı vardır; bu hak, müdahale olmaksızın kanaat taşıma ve herhangi bir yoldan ve ülke sınırlarını gözetmeksizin bilgi ve fikirlere ulaşmaya çalışma, onları edinme ve yayma serbestliğini de kapsar.
Madde 231. Herkesin çalışma, işini özgürce seçme, adil ve elverişli koşullarda çalışma ve işsizliğe karşı korunma hakkı vardır.2. Herkesin, herhangi bir ayrım gözetilmeksizin, eşit iş için eşit ücrete hakkı vardır.3. Çalışan herkesin, kendisi ve ailesi için insan onuruna yaraşır bir yaşam sağlayacak düzeyde, adil ve elverişli ücretlendirilmeye hakkı vardır; bu, gerekirse, başka toplumsal korunma yollarıyla desteklenmelidir.4. Herkesin, çıkarını korumak için sendika kurma ya da sendikaya üye olma hakkı vardır.
Madde 24Herkesin, dinlenme ve boş zamana hakkı vardır; bu, iş saatlerinin makul ölçüde sınırlandırılması ve belirli aralıklarla ücretli tatil yapma hakkını da kapsar.
Madde 271. Herkes, topluluğun kültürel yaşamına özgürce katılma, sanattan yararlanma ve bilimsel gelişmeye katılarak onun yararlarını paylaşma hakkına sahiptir.2. Herkesin kendi yaratısı olan bilim, yazın ve sanat ürünlerinden doğan manevi ve maddi çıkarlarının korunmasına hakkı vardır.
Madde 28Herkesin bu Bildirgede ileri sürülen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşebileceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır.
YAŞA(YAMA)MA NEDENLERİM
Yukarda sıraladığım maddelerde belirtilen şekilde Türkiye’de yaşayamama nedenlerimi 1-GENEL SEBEPLER 2-YAŞADIKLARIM şeklinde anlatacağım. Siz de takdir edersiniz ki 35 yılda yaşananları iki sayfalık bir bültene sığdırmak mümkün değil benim burada geniş şekilde anlattıklarımdan bir özet çıkarabilirsiniz.
GENEL SEBEPLER
1- DEMOKRASİ VE SANAT
Demokrasinin bütün kurumlarıyla tesis edilmediği düşünce ve ifade özgürlüğünün olmadığı bir ülkede sanat ve estetik üretiminden bahsedilemez. Çünkü sanat özgür ortamda gelişir. Özgürlüklerin sınırlandığı karşı fikirlere izin verilmediği yasakçı ve sansürcü baskıcı uygulamaların yapıldığı bir ülkede sanatın ve sanatçının gelişmesi mümkün değildir.
2- YASAL DÜZENLEMELER
Ne yazık ki Türkiye’de ben bu mesleği icra etmeğe başladığım günden bu yana ve benden öncesinde de olmak üzere ne sinemanın ne de tiyatronun bir “iş” yasası olabilmiştir. Berber dükkanı açmak için bile bir berberler federasyonu vardır çıraklık ve ustalık belgesi alamamış kimsenin eline ustura verilmez ama ne yazı ki tiyatro yada sinema yapmak için böyle bir şeye gerek yoktur çünkü yasayla düzenlenmiş bir yasası olmamış olduğundan her kes beklide usturadan daha keskin bir sanat olan ve bu keskinliği yüzünden sürekli baskı altında tutulan tiyatro sanatını serbestçe yapabilmektedir. İş kolu olarak ta zaten “torba” diye tanımladığımız bir torba iş kolunda olduğundan meslek örgütleri ve sendikalarda işlevsiz kalmaktadır. Neredeyse 20 000 kişinin çalıştığı bir endüstri haline dönüşmüş olan bu sektör yasası olmadığı ve tek başına bir iş kolu olarak ayrılamadığı içinde zor durumdadır. Böyle bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duyulmaması bir ihmalden çok bilinçli bir tercih ve sanatın gelişmesinin önünü tıkamak sanat ve sanatçıyı her zaman devletin kontrolünde tutabilmek ve özgürleşmesine engel olmak içindir.
3- SANAT VE SANATÇI KAVRAMI
Estetik önceleri felsefenin bir dalıydı ama yüzyılın son çeyreğinde bilim olarak kabul edildi ve sanatta estetik biliminin alanına giren bir iştir. Sanat estetik nesnedir ve sanatçı da estetik nesne üreten kişidir. Estetik nesne olmayı belirleyen en önemli kurallardan biri de “öz biçim” dengesidir yani ne öz uğruna biçim nede biçim uğruna öz reddedilebilir. Özellikle de 1980 sonrasın da toplumsal değer yargılarının değişmesiyle sanatın içi boşaltılmaya salt görselliği ön plana çıkmış içi boş bir eğlence aracı haline dönüştürülme çabası vardır. Popüler kültür bir magazinleşme yaratmış sanat haberlerinden çok magazin haberleri. Sanatçının ürettiği şeylerden çok sanatçı diye lanse edilip marka yapılanların sosyal yaşamları kiminle evlendiği kiminle yaşadığı gibi şeylerle ön plana çıkmaya başladılar. Sanat ve sanatçı kavramının içi boşaltıldı.
3- SANAT EĞİTİMİ VE EĞİTİM SİSTEMİ
Sanat eğitimi ne yazık ki 1960 lı ve 70 li yıllarda bu kadar yaygın değildi. O nedenle bu mesleğe o zamanlarda başlayanların çok iyi bir eğitim hizmeti aldığı söylenemez. Bir devlet konservatuarı vardı oda 10 yada 20 kişi alır ondanda daha çok devlet tiyatrolarında çalışanların çocukları istifade ederdi. Zaten konservatuarda sanat camiasına sanatçı yetiştirmekten çok devlet tiyatrosuna “sanatçı” personel yetiştirmek içindi. 80 sonrasında ne olduysa neredeyse her fakültenin güzel sanatlar kürsüsü ve oyunculuk bölümleri açıldı. Konservatuar meslek okulu statüsünden çıkarılıp üniversite bünyesine alındı. Gençliğin sanata yönelimini keşfeden yetkililer daha çok insanın bu “eğitimi” almasını sağladılar belki ama sistem bilgi donanımı sağlamak bilgi edindirmek değil diploma edindirmek karşı taraf içinde diploma sahibi olmak amacı taşıdığından, diplomalı işsizler yetiştirmekten öte gidemedi. Belki ödenekli tiyatrolarda iş bulacaklar için diploma ya da akademik kariyer önemliydi ama sektörde durum öyle değildi. Yetenek ya da ilişkiler ön plandaydı. Hiçbir yapımcı yada yönetmen kendi işinde kullanmayı düşündüğü insan malzemesinin diploması yada kariyeriyle ilgilenmiyordu. Önemli olan yeteneğiydi çünkü bir yerlerde kendini oyuncu olarak kanıtlamış olması yetiyordu çünkü. O nedenle hep içimde uhdedir imkânım olup ta eğitim almak için yurt dışına gidemedim. Çünkü o tarihlerde kaliteli bir eğitim hizmeti alabilmek ancak bazı Avrupa ülkelerinde mümkündü. Örneğin kendi ülkemde bulamadığım bu imkanı Almanya’ya gidip Berlin Ansamblenin öğrencisi olarak kazanabilirdim. Bu tarzda bağımsız bir enstitü ne yazık ki Türkiye’de yoktu. Zaman zaman İstanbul Şehir Tiyatrolarının düzenlediği kurslar ve birde benimde yetiştiğim ve bir çok sanatçı yetiştiren Halkevleri vardı. Bu gün çok yaygın bir şekilde ve son derece denetimsiz özellikle de yasası olmadığı için bu alandaki örgütlerin ve kurumlarında önüne geçemediği sayıda son derece kalitesiz eğitim veren hatta kendi yanlışlarını başkalarına doğru gibi öğreten kurslar türemeye başladı.
4- DEVLETİN TİYATRO SANATINA ACIMASIZ REKABETİ
70 li yıllarda tiyatro altın dönemini yaşadı. Özellikle özel tiyatrolarda önemli bir artış gözlendi. O dönemde tiyatroların artmasıyla beraber yeni salonlarda yapılmaya başlandı ve salon sayısı da tiyatroya paralel olarak arttı. Daha çok oyun sergilendi ve bunlar birbirine rekabet halinde sürekli kaliteyi ve çıtayı yükseltiyorlar her yaptıkları sanat olayı öncekini aşarak yükseliş kaydediyordu. Toplumun algısı bu yende gelişme kaydediyor ve seyirci de hem niceliksel hem de niteliksel olarak artıyordu. Yine estetik bilimi estetik üretimiyle ilgili olarak izleyici estetik üretimine katılmıyorsa orada estetik üretiminden söz edilemez der. İzleyici estetik üretimine izleyerek, eleştirerek ve sorgulayarak katılır. O zamanda çok bilinçli bir tiyatro izleyicisi oluşmaya başlamıştı. O yıllarda özel tiyatrolar Devlet Tiyatrolarının biletlerinin ucuz olmasına karşın daha çok izleniyor, oyunları ve oyuncuları daha çok tanınıyor benimseniyor ve kabul görüyordu. Çok büyük bütçeli müzikaller geniş kadrolu oyunlar sahnelenmeye başlanmıştı. 80 sonrasında bu denge tersine döndü. 80 sonrasının getirdiği baskı ortamında “özel” tiyatro yapmak zorlaşınca (özel tiyatro ne demekse) yapanlarda astronomik salon kiralarını karşılayabilmek için bilet fiyatlarını belli bir seviyede tutmak zorundaydı. Bu dönemde ödenekli tiyatrolar çok ucuz olan bilet fiyatları ve devlet imkânlarını da kullanarak dengesiz bir rekabete başladılar. Bunun karşısında tiyatro yapımcıları yaptıkları işi daha az maliyete düşürmek adına az kadrolu ve düşük bütçeli işler yapmaya başladılar. Bu da sektörde bir çok oyuncunun işsiz kalması demekti. Bu durum özel tiyatro yapmayı zorlaştırdı. Tiyatroda kalite öncesine göre düşmeye ve amatörleşmeye başladı. Devlet tiyatro yapmaya soyunmuştu bir kere tiyatro ihtiyacını karşılayacaktı. Devletin tiyatrosu vardı ya.. Ayakta kalan tiyatroları da devlet yardımı adı altında ulufeye bağlayınca bir anlamda sorunu çözmüş oldu. Ben burada devlet tiyatrosu özel tiyatro meselesini tartışmayacağım çünkü bu ayrıca bir tartışma konusu ve burada gündeme getirerek uzatmak istemiyorum. Ama mutlaka tartışılmalı. Özellikle tiyatro gibi bir sanat devlet güdümünde olmalı mı?
4- KÜLTÜR BAKANLIĞI VE DEVLET YARDIMI
1974 yılına kadar Türkiye’de bir üst yapı kurumu olan kültürün bakanlığı da yoktu başbakanlığa bağlı bir kültür müsteşarlığı bakıyordu bu işlere oda sanattan çok müzelerin bekçiliğini yapmak amaçlıyı. Çünkü devletin kültür ve sanat derdi olmadığı gibi böyle bir şeye ihtiyacı da yoktu. 1946 lara kadar halk evleri ve halk odaları vasıtasıyla köylere kadar kültürün taşınması köy enstitüleri gibi önemli kültürel kurumlar bile yıllarca baskı altında tutulmuş ve sonunda da kapanmıştı. Sanat topluma bilinç taşıyacağı ve yaşamı sebep sonuç ilişkileriyle sorgulayacağı için sakıncalıydı. 1974 yılından sonra bu günkü gibi Turizm bakanlığına eklenerek bir kültür bakanlığı kuruldu. Ama hiçbir zaman devletin kültür sanat diye bir derdi olmadığı gibi sanatın gelişmesinin üzerinde her zaman baskı ve sansür uygulandı. Bu işi sadece devletin ödenekli tiyatroları özgürce yapabilirdi. Elbette orada çalışan arkadaşlarımı da tenzih ediyor ve onların sorunlarını da paylaşıyorum. Özerk olması bağımsız olması gereken bu kurum her iktidarın ayrı ayrı baskısına muhatap oldu. Orada da bir çok gelişme yaşandı bu anlamda özerkliği ve bağımsızlığı için çabalar ve mücadeleler oldu ama devletin sahibi ve işvereni olduğu bir tiyatroda ne kadar özgür olunabilirse o kadar olabildiler. Devlet sonunda tiyatroyu yani yaygın deyimiyle (başka ülkelerde böyle bir deyim var mıdır?) yardıma muhtaç hale getirince anayasadaki devlet sanatı ve sanatçıyı korur maddesini de hatırlayarak yardıma bağladı. Devlet yardımı ise özel tiyatroları geliştirmekten çok bitirmeye yaradı. Yardımın dağılış biçimi yöntemi ne kadar doğruydu tartışılır. Ben daha öncesinde iki ayrı bakanla bu konuda görüştüklerimi bir mektupla üçüncü bir bakana anlattım. Olması gerekeni de orada ifade ettim. O mektuplarda bu bültenin ekindedir.
4- KÜLTÜR VE SANAT ÜZERİNDE SİYASAL BASKILAR
Kültür ve sanat üzerinde siyasal baskılar her dönemde artarak sürdü. Özellikle özel tiyatrolar üzerinde çok yoğun baskılar geliştirildi ve adeta işlerini yapmaları zorlaştırıldı hatta bazı durumlarda imkânsız hale getirildi. Aynı şey sinema içinde geçerli oldu. Bu ülkede yasaklanan onlarca oyun. Yasaklanan filmler hatta yakılan filmler oldu. Bazen oyunlar içerde seyirci varken bile yasaklanabiliyordu. Bizler bu süreçleri yaşadık. Neredeyse polis gözetiminde oyun sergiliyorduk. Salonda bazen izleyici kadar polis oluyordu. Önceleri teyp getirir oyunu teybe kaydederlerdi daha sonra kamera kullanmaya kadar vardırdılar bu işi. Kamera kullanılması seyirciyi de rahatsız eden ve adeta fişleyen bir durumdu. Bu nedenle de seyirci tiyatroya gelmekten ürker hale gelmişti. İzin almak gibi bir keyfiyet olduğundan bazen izin başvuruları reddediliyor gerekçe olarak ta polis vazife ve selahiyetler kanunu maddesi gösteriliyordu. Polis vazife ve selahiyetler kanununda yakın zamana kadar değişip değişmediğini bilmediğim son derece onur kırıcı bir madde vardı ve şöyle deniyordu. “bar pavyon genelev ve tiyatrolarda çalışanlar sufli işler yapmakta olduklarından bayanlarının çalışma karnesi taşıma zorunluluğu vardır” yani vesikadan söz ediyordu. Bu madde varken traji komik bir durum devlet tiyatroları vardı. Onlarında bayan oyuncuları vardı. Bununla ilgili en çok ta devlet tiyatrosu çalışanlarından bir tepki gelmeliydi ama 657 sayılı yasaya tabi olduklarından ve fikir beyan etmelerinin bile yasak olduğundan tepki göstermediler. Bu maddeye göre Devlet konservatuarlarının tiyatro bölümleri fahişe yetiştiriyordu. Ben polis çocuğuyum babam bu maddeyi iyi bildiğinden tiyatrocu olacağım dediğimde kaşlarını çatmış ve bana bizim sülalemizde pezevenk yok sen nereden çıktın demişti. Haklıydı da… Çünkü yasasında öyle yazıyor öyle tanımlanıyordu. Tiyatrocunun erkeği pezevenk kadını orospu olarak düşünülüyordu bir dönem ve biz bu süreçlerden geçerek Türkiye’de tiyatronun var olma mücadelesini verdik. Her türlü zora ve baskıya rağmen en küçük ilçelere hatta köylere kadar tiyatronun yaygınlaşmasına katkıda bulunduk.
5- FIRSAT EŞİTSİZLİĞİ
Başka alanlarda da olduğu gibi Tiyatro ve sinema alanında da ciddi bir fırsat eşitsizliği yaratılmıştı. Sanatla uğraşabilmek ya da sanatçı olabilmek imkânları geniş insanlara sunulmuş işçi memur ve dar gelirli ailelerin çocukları ne kadar yetenekli olurlarsa olsunlar onlara lüks sayılmıştı. Böylelikle de özellikle tiyatronun belli bir zümrenin eğlence aracı olması sağlanmıştı. Belki bu koşullar bu gün biraz değişti gibi görünse de pratikte yine muazzam bir fırsat eşitsizliği söz konusu.

6- KORSANLIK
Yasanın olmayışı yüzünden TODER gibi meslek örgütlerinin de mücadele edemediği yada önüne geçemediği bir korsanlık yıllardır sürmektedir. Korsan sadece CD ve Kitap konusunda yoktur. Tiyatronun korsanı oyuncunun korsanı yönetmenin korsanı hatta yapımcının bile korsanı vardır. Özellikle korsan tiyatroların durumu en vahimidir. Okullarda ödenekler kesilince okul müdürleri çareyi tiyatro düzenlemekte bulunca. Özellikle okulları arpalık çocukları banknot gibi gören bir takım bezirganlar üçer beşer kişilik teksti metni bile olmayan oyunlarla okullara gitmeye ve okul salonlarında oyunlar oynamaya başlamışlardır. Bunların içinde on tane gerçekten tiyatroyu bilerek ve bilinçli yapan varsa belki sadece İstanbul’da 300 çocuk tiyatrosu vardır. Bunu Milli Eğitimin izin verdiği okullar listesinde görebilirsiniz. Oyuncunun korsanı da şu şekilde doğmakta.. Yapımcılar özellikle son dönemlerde daralan bütçeler nedeniyle, ortalama 30 bin liradan 120 bin lirayı dört markaya verince, geriye bütçeden ayıracak para olmadığı için normal şartlarda sendikanın da tespit ettiği oyuncu ücreti olan asgari 1500 lirayı oyuncuya vermek yerine ajanslara hiçbir mesleki kuruluşa kayıtlı olmayan, amatör ya da bu işi yeni yapacak olan insanlara deneme filmi çekerek 300 liraya aynı işi yapacak adamlar aratmakta. Böylelikle de bir çok oyuncu iş bulamama nokrasına gelmektedir.

7- MARKALAŞMA VE METALAŞMA
1980 sonrasının değişen değer yargıları sanatı metalaştırdığından özellikle görsel medya kendi markalarını üretmekte ve yıllarını tiyatro ya da oyunculuk sanatına vermiş insanlar kendilerini ifade edecek alan bulamazken. Medyanın bir anda markalaştırıp star yaptığı mutlu azınlık çok iyi koşullarda çalıştığından kendileriyle aynı statüde olan ama markalaşmadığı için noname diye adlandırılan kesimi adeta aşağılamakta ve onların sorunlarına uzak durmaktadırlar. Oysaki isteseler kendilerinin de işlerini kolaylaştıracak ve kendi lehlerine olan sendikal mücadelenin içinde yer alır. Sinema sektöründeki ağır çalışma koşullarının iyileşmesi konusunda diğer çalışanlarla birlikte davranabilirler.

8- SOSYAL GÜVENCE SORUNU
Devlet genel anlamda da sosyal güvenlik sorununu tam olarak çözmüş olmadığından bu gün bir çok sanatçı sosyal güvenceden yoksundur. 1984 yılında çıkan bir yasayla sanatçılara geriye doğru borçlanma yoluyla emekli olmaları sağlandıysa da o zaman muhatap bir kurum olmadığından o yetki bir vakfa verilmiş. Oradan da o dönemde sanatçıların dışında kapıcısından büfecisine kadar bir çok insan istifade edebilmiş. Borçlanmayı yatıracak gücü olmayan sanatçılar istifade edememişlerdir. Bu günde oyuncunun sigortalı olabilmesi teknik olarak mümkün değil ayrıca statüsü bile netleşmiş değildir. Maliye bakanlığı mükellef sayıp bağkurlu olmasını istemekte çalışma bakanlığı işçi saymaktadır. İşveren açısından da çalıştığı gün sayısı yılda azami 60 yada 70 gün olan birini bir yıl çalışmış gibi göstermek mümkün değildir. Bu nedenle sosyal güvenlikten mahrum kalınmıştır. Yıllardır da tekrar bir yasanın çıkmasını beklemektedirler.

9- UNVAN GASPI VE MESLEK ÖRGÜTLERİ
Türk ceza kanununda unvan gaspı suçtur. Durup dururken ben mimarım diyemezsiniz. Doktorum diyemezsiniz. Ama sanatçıyım, oyuncuyum, yönetmenim vb unvanları serbestçe kullanabilirsiniz. Buda yasayla olacak bir şeydir ve bir yasal düzenleme zorunluluğu vardır. Yasası olduğunda meslek örgütlerine yetki verecek ve meslek örgütlerine kayıtlı olmayanların bu unvanları kullanmaması sağlanacak aksini yapanlara yasal yaptırım uygulanabilecektir.

10- ÇALIŞMA KOŞULLARI VE ZORLUKLARI
Bu gün setlerde 90 dakika dizi dayatması yüzünden zor şartlar altında 18 saati aşan sürelerle çalışılmaktadır. Çalışanlar 10 sayfayı bulan kölelik sözleşmeleriyle bağlanmakta. Ücretlerinin güvencesi olamamakta bazen çok uzun gecikmelerle alabilmektedirler. Çünkü Türkiye’de yukarıda da ifade ettiğim gibi çakma yapımcılar olduğundan iş bitiminde bazen şirketi yerinde bulamamak bile mümkündür. Belli başlı kurumlaşmış yapım şirketlerinin dışında kalanların bir çoğu taşerondur ve asıl işveren kanaldır. O yüzden kendi öz sermayeleri olmadığından alacaklarıyla çalışanların ücretlerini ödeyebileceklerinden kanallardan sanki mal alıp satar gibi çekle aldıklarından çok uzun zaman sonra ödeme yapabilmektedirler. Bu durumda bu alanda çalışan insanların mağduriyet sebebidir. Bütün bu sorunların çözümü yine yasal düzenlemelere bağlıdır. Yasal düzenlemeler ise tepeden inme yapılmamalı “her alana ilişkin politikayı o alanın çalışanı belirleyeceğinden” bu alandaki mesleki dernek ve sendikalarla işbirliği halinde yapılmalıdır. Yoksa tepeden inme yapıldığında çözüm yerine çözümsüzlük getirecektir. Ben bu ülkede bu koşullarla çalışmak ve mücadele etmekten yoruldum doğrusu çok fazla umudumda kalmadı. Gitmek istiyorum ama umarım bu yazdıklarımın bir kısmı hiç değilse dikkate alınırda benden sonra bu sektörde çalışanlar bu acıları çekmez bu “zulmü” yaşamazlar.

11- ARACI KURUMLAR VE AJANSLAR
Aracı kurumlar ve ajanslar konusunda da mutlaka bir düzenleme yapılmalı ve sektörde çalışan binlerce figüranla beraber yardımcı oyuncu ve oyuncularında hakları güvence altına alınmalı. Menajerlik yada ajans sistemi de meslek örgütlerinin denetiminde ve güvencesinde olabilmelidir.

12- DEĞER YARGILARININ DEĞİŞMESİ VE 80 DARBESİ
1980 darbesinin sanat üzerindeki olumsuz etkileri sayılamayacak kadar çoktur. Ben 1980 öncesinde kendime turne tiyatroculuğunu meslek edinmiştim. 1980 den sonra derneklerin kapanmasıyla işimi yapamaz hale geldim. Birisinin meslekten men edilmesi önemli bir cezadır ve bu ancak bir mahkeme kararıyla olabilir. Ama biz bir darbeyle mesleğimizden men edildik ve işimizi yapamaz hale geldik. Özellikle de bizim kuşağımız tiyatronun en şanssız kuşağıdır. Tam olgunlaşıp meyve vereceğimiz bir zamanda tepemize bir darbe yiyerek işimizi yapamaz hale geldik. Ben geldiğim bu noktaya ilişkin sadece AKP hükümetini sorumlu tutmuyorum 35 yıllık süreci anlatıyorum. Yani gelmiş geçmiş bütün yönetimlerden davacıyım. Özellikle de mesleğimi yapamaz hale geldiğim için cunta hükümetinden ve 12 eylül darbecilerinden. 12 eylül en çok sanata kültüre ve değer yargılarına yapılmış bir darbedir ve 12 eylülden sonra toplumsal değer yargıları tamamen değişmiş para yada şöhret genel değer olmuştur.

13- ANLAYIŞ DURUŞ VE ESTETİK KAYGISI
Eskiden en azından onurumuzu koruyorduk. Bir dünya görüşümüz bir sanat anlayışımız vardı ve buna uymayan işlerin içinde olmama lüksümüz vardı. Şimdi bu değişti artık sanatçı filan değiliz “ameleyiz” nerden çağırılırsa gidip oynayacak durumdayız çünkü yaşamımızı idame ettirmek asgari yaşam düzeyinde yaşayabilmek ve ayakta kalma mücadelesi vermek zorunda bırakıldık. İnsanın iki üretimi var biri teknoloji diğeri ideolojidir. Bizler ideolojik üretim yani düşünce üretimi yapan insanlarız o nedenle de hayata baktığımız bir penceremiz olmalı. 80 sonrasında gerek devlet yardımı yoluyla gerekse popüler kültürün tırmanışıyla bizim beyinlerimizi oydular onurlu yaşama hakkımızı da kullanamadık ve artık sanatı karın doyurma aracı olarak yapmaya yeteneğimizi satarak pazarlayarak ayakta durma kavgası vermeye başladık. Bu bile son derece onur kırıcı bir durumdur.

14- EKONOMİK KRİZLER VE HER FIRSATTA SANATA VURULAN DARBELER
Zaten sürekli bir kriz halinde olan kötü yönetilme sebebiyle bu güne kadar her krizde etkilenen ülkemizde böyle bir durumdan en çok etkilenen ve mağdur olan sanat olur. Hemen sanatla ilgili harcamalar durur yada kesilir. En basit örnekle bir domuz gribi olayında bile Sağlık bakanının yaptığı açıklamada “tiyatroya sinemaya gitmeyin” demesi bunun en çarpıcı örneğidir ama arkasından ekonomiye can verin ciklet alın diye de reklam yapmayı ihmal etmezler.

15- SALON SORUNU VE KÜLTÜREL ALTYAPI MESELESİ
Kültür ve sanat alt yapısı olsa kendiliğinden gelişebilecektir. Geçmiş medeniyetlerin Anadolu’nun her köşesinde bıraktığı 5000 – 10000 kişilik tiyatro harabelerine bakıp ta utanmak lazım mı diye düşünüyorum. Ne kadar büyük bir medeniyet yaşamış o yıllarda. Böyle bir talep böyle bir ihtiyaç varmış ki o kadar çok sayıda insanı alabilecek anfi tiyatrolar yapılabilmiş. Bu gün spora yapılan yatırımın onda biri kültüre sanata yapılabilse en küçük bir ilçede bir kapalı bir açık spor salonunun olduğu gibi en küçük ilçelerde bile bir tiyatro olabilse sanatta gelişecek sanatçıda yöreselden ulusala ulusaldan evrensele kendini ve sanatını taşıyabilecekti. Devlet kendi tekelinde tutmaya çalıştığı tiyatroculuk yapma sevdasından vaz geçebilse ve Devlet tiyatrolarını ulusal sanat kurumu adıyla özerkleştirebilse, tiyatronun önünden tiyatroyla bağdaşmayacak “devlet” kelimesini kaldırabilse. Her şeyi özelleştirdiği gibi tiyatroyu da (özeli olamayacağı için) özerkleştirse özel tiyatro ve devlet tiyatrosu ibareleri de tarihe gömülürdü. Tiyatrolara verdiği trilyonlarca ödeneği salon yapmakta kullansa alt yapı sorunu kendiliğinden çözülmüş olacaktı.

16- YAŞAMSAL ZORLUKLAR VE TELİF HAKLARI
Sanatçılar sosyal güvence yoksunlukları bir yana bu güne kadar telif haklarından da yoksun olduklarından yaşlandıklarında yaşamsal zorluklar içinde hatta bir çoğu huzur evlerinde yaşamlarını sonlandırmak yada yakın zamanda Yaman Tarcan örneğinde olduğu gibi bunalım sonucu yaşamına son vermek zorunda kalmış. Bir kısmı da zayıf irade sonucunda alkole teslim olup alkolik olmuşlardır. Bir an önce telif sorununun da çözüme kavuşması gerekmektedir. Demokratik açılım demokrasi tesis edildikten sonra mümkündür. Sanatçısı bile antidemokratik koşullarla boğuşan bir ülkede demokratik açılımdan söz edilemez. Ben kendi adıma umutlarımı yitirdim ve demokratik bir ülkede yaşamak istiyorum. Bu güne kadar kendi ülkemin demokratikleşmesi konusunda canhıraş mücadele etmiş ve buna ilişkin bir çok dönemde ekte yazdığım yazılarda belirttiğim biçimde mücadele ettim ve artık yoruldum. Bu ülkede yaşamak demiyorum ama bu ülkede ölmek istemiyorum. Dayatıldığı biçimde ya sev ya terk et dayatmasına uygun biçimde sevmediğimi ve terk edeceğimi söylüyorum. Buna da hakkım var sanıyorum. Zulüm altında yaşadım ve zulüm altında başka bir ülkeye iltica etme hakkımı kullanıyorum.

BUNLAR GENEL SEBEPLER BUNUN DIŞINDA BİZZAT YAŞADIĞIM ÖZEL SEBEPLERİMDE VAR…

DAHA ÖNCESİNDE YAZDIKLARIM

http://site.mynet.com/asoydan56/YAZILARIM/id4.htm

12 Ocak 2009 Pazartesi

MUHTAÇ OLDUĞUNUZ KUDRET

Şöyle derdim 35 yıl kadar önce Atatürk gençliğe emanet etmiş bu ülkeyi…Gençlik emanetine sadıktır. Asla yıkamazlar Cumhuriyeti ve Devrimlerini..
Sonra köy enstitüleri kapatıldı o yıllarda.. Ve yavaş yavaş karşı devrim örgütlenmeye başladı…
5 Yıl geçti ve ben yeni bir şey söyledim… Cumhuriyet ve devrim düşmanları derslerini aldılar Mustafa Kemalin Askerleri var asla emellerine ulaşamazlar…
1960 anayasasında emperyalizmle mücadele anayasa maddesiydi… Altında Ya istiklal ya ölüm yazan ve üzerinde Atatürk’ü Afyonda temsil eden rozetlerle emperyalizme karşı bağımsızlık mücadelesine adadık kendimizi..
Yaşasın tam bağımsız Türkiye dedik…. Komünist dediler böyle diyenlerin tümüne ve komünizmle mücadele dernekleri kurdular…
Nazım Hikmet şiirleri yasaklandı…. Evleri basıp kitap aradılar… Kitapları toplayıp yaktılar..
Demokratik Halk Devrimi dedik sonra… Bu ülkenin işçileri var köylüleri var dedik… Onlar nazımın Türk Köylüsü şiirinde yazdığı gibi ayağa kalkacaklar ve faşizm döktüğü kanda boğulacak bir gün dedik…
Emperyalizm ve bağımsızlık mücadelesi verdiler diye astılar gencecik bedenleri. Denizleri Hüseyinleri Yusufları arkasından daha başka onlarca genci..
Coplarla ırzına geçtiler gençlerin… Yitirmedik umutlarımızı… Devrimciler var dedik…
Sonra kırk parçaya bölündüler… Birbirini yemeye başladı devrimciler…
O zaman şöyle dedim… Bu ülkenin yüz yıllık birikimi tarihi ve çok zengin yok edilemez halk kültürü var dedim…
Aydınları var sanatçıları var dedim.. 12 Eylül oldu arkasından ne aydın bıraktı ne sanatçı… Onlarda yapmıştı bunun hesabını.. Ve o alçaklar her şeyi çok ince ayrıntısına kadar planlamıştı… Vatana ihanetin en büyüğünü yaptılar… Ülkenin dinamiklerini tükettiler… Bir kısmı zaten dünden hazırdı… Kaçtılar birer birer Avrupa ya… Kaçamayanlar gidecek yeri olmayanlar kaldı onlarında yarısını içeri tıktılar.. Kapı kapı adam topladılar…
Devleti ele geçiren çete Amerika’nın direktifiyle İmam Hatip okulları açmaya başladılar birer birer.. Özelliklede sanata ve kültüre darbe vurdular salonları kapattılar birer birer..
Ben turne tiyatrosu yapıyordum o zamanlar.. kendime misyon edinmiştim turne tiyatroculuğunu.. Kasaba kasaba dolaşıp insanları aydınlatmayı görev saymıştık kendimize..
Dernekler bizi Anadoluya taşıyan basamaklardı onlar vasıtasıyla ulaşıyorduk anadoluya…
Dernekleri kapattılar birer birer ve turne bitti bizim için…Tiyatro da
Yine yitirmedik umutlarımızı… Bir gün mutlaka yeniden ayağa kalkacak ve toparlanacağız dedik.. Öylede oldu yeniden dernekler kurulmaya sendikalar açılmaya başladı..
Ama bir de baktık ki 12 eylül beyinlerini oymuştu bıraktığımız yerden başlayamadık.
Sonra birer birer Kültür merkezleri açılmaya başladı…. Devrimci kafeler barlar açılmaya başladı…Artık barlarda içki kadehleriyle anılarını anlatıp her gece devrim yapmak moda oldu….
Yine yitirmedik umutlarımızı namuslu devrimcilerde var bu ülkede dedik bekledik hep bekledik..
Sonra derin devlet diye bir şey çıktı ortaya.. Çete mafya devleti oldu devlet…Çeteler ele geçirdiler memleketi…
Din kisbesi altında memleketi soymaya başladılar… Halk giderek daha da yoksullaşmaya başladı.. Gayrı meşrudan beslenen ve entelektüel seviyesi son derece düşük bir kitle yani deyim yerindeyse “malolar” egemen olmaya başladılar..
O zamanda şöyle dedim…Bu ülkede namuslu Hukukçular var ve asla buna müsaade etmezler…
Altımızdaki zemin hızla kayıyordu… Arkasından Ergenekon diye ne idüğü belli olmayan bir “örgüt” çıktı örgütü kurdular adını koydular…. Ve kapı kapı toplamaya başladılar muhalefet eden karşı duran yurtseverleri…
Yasama Yürütme Yargı ve daha bir çok kurumu ele geçirdiler.. Yani Mustafa Kemalin dediği gibi bütün kaleleri zaptedildi bütün tersanelerine girildi…
Gladyo devleti ele geçirdi… İçine kendisini de koyarak teker teker Ergenekon adı altında karşıtlarını toplamaya başladı….
Şimdi diyorum ki “muhtaç olduğunuz kudret damarlarınızdaki kanda mevcuttur..

16 Kasım 2008 Pazar

ÇELİK COPLAR GELİYOR

Polise çelik cop verilecek denilince hemen geçmişe gittim... Bir oyunda copu oynamıştım... Egenin bir kasabasında turnedeydik...Sahnemi bitirip kulise girerken büyük bir gürültü olmuş bir polis (o günlerde buna şaşırmamak lazım salonda neredeyse seyirci kadarda polis olur hatta oyunlar polisin getirdiği bir teybede kaydedilirdi. Bir poliste önceden kendlerine verilen oyun tekstini takip eder tekste uyulup uyulmadığını kontrol ederdi yani doğaçlama yapmaya çok imkan yoktu.) Panoları devirerek kulise giren polis kimdi o copu oynayan dedi bende çok beğendi tebrik etmeye geldi sanmıştım... Meğer derdi beni göz altına almakmış... Şimdi o metni buraya koyuyorum... Yorumunu siz yapın...
BEN BİR COPUM....
ASLIM AMERİKA...
AMERİKADAN BURAYA..
ÖNCE DEMOKRASİ SONRA CİP SONRA COP...
YANİ BEN GELDİM....
CİPLE COP..
BİZ İKİMİZ DEMOKRASİNİN AÇTIĞI YOLDAN GELDİK..
GİRDİĞİM ÜLKELERDE TOPLANANLARI DAĞITAN,
AYDINLARIN KAFASINA BİR BALYOZ GİBİ İNEN...
İTHAL MALI ÖZGÜRLÜĞÜ VE BİÇİMSEL DEMOKRASİYİ
DİMDİK AYAKTA TUTAN BENİM...
GÖRÜNÜŞÜME SAKIN ALDANMAYIN
USTA BİR POLİTİKACI GİBİ
EĞİLİR BÜKÜLÜR FAKAT ASLA KIRILMAM
BUNDAN EVVEL BENİM YERİME KULLANILAN
KIZILCIK SOPASIYLA MEŞE ODUNU BİLE
İNSAFA GELİP KIRILDILAR
AMA BEN ASLA KIRILMAM...
EY AHALİ
SİZE SON SÖZÜM ŞUFUR
BİR GÜN BEİNİ BİRİSİNİN KAFASINA BELİNE İNERKEN GÖRÜR DE
ONUN İÇİNDE DUYDUĞU ACIYI SİZ DE DUYMAZ
"OH OLSUN"
DERSENİZ....
BİR GÜN SİZİN DE KAFANIZA BELİNİZE İNEBİLİR
ORANIZA BURANIZA GİREBİLİRİM...
O ZAMAN...
SİZE DE OH OLSUN DİYENLER OLACAKTIR...
BUNU UNUTMAYIN...

10 Mayıs 2008 Cumartesi

EN BÜYÜK CİMBOM BAŞKA BÜYÜK YOK


Evet en büyük cimbom başka büyük yok.. Hiç bir parti hiç bir örgüt hiç bir güç halkı sokağa dökmeyi başaramadı koşullar ne olursa olsun haklarını korumak emperyalizme faşlizme pahalılığa yoksulluğa onursuzluğa karşı durmak için kimse böyle kitlesel bir şekilde çıkmadı meydanlara... Ki o meydanlar emekçilere işçilere yasktı... Oysaki Taksim meydanı yukardan harbiyeye aşağıdan Dolmabahçeye Fındıklıya kadar oradan tünele kadar iğne atsan yere düşmeyecek kadar tıklım tıklımdı... Taşkınlıksa taşkınlıkta vardı avazı çıktığı kadarda bağırıyorlardı ama hiç bir provakasyon olmadı.. Üstelik o kadar yoğun bir kalabalığın güvenliğini de en çok yüz kadar polis pekala sağlayabiliyorlardı... Ama bir mayısta istanbul polisi yetmemiş taa trabzonlardan takviye polis çağrılmıştı...Aklıma hemen Hasan Hüseyin Korkmazgil'in bir şiiri geldi...

BU İNSANLAR ON BİN ON BİN DALGALANIP DURURLARSA BU SOKAKLARDA
BU İNSANLAR KALDIRIMLARDA BÜTÜN GÜN BAKIP BAKIP DURULARSA
SUDA YOSUN GİBİ DALGALANAN KALABALIKLARA...
HOŞNUTSAK GÜDÜLMEKTEN KOYUNLAR GİBİ...
HOŞNUTSAK GÖTÜRÜLÜP ATILMAKTAN BELİRSİZLİĞE...
HOŞNUTSAK GÖZALTINDA KAYIPLARDAN...
YARGISIZ İNFAZLARDAN...
EVET DİYE DİYE EVETLEŞMİŞSEK...
GÜCÜNÜ TATMAMIŞSAK HAYIR DEMENİN...
KARABORSA VURGUN TALAN ENFLASYON...
BİZİ İLGİLENDİRMİYORSA MUTFAĞIN YAĞMALANMASI..
KANIMIZLA OYNANMASI BİZİ BAĞLAMIYORSA...
DONSUZLAR DOLDURUYORSA FUTBOL ÇAYIRLARINI..
ÇILGINCA ALKIŞLARIMIZ MEŞİN TOPAYSA EĞER..
ATARLAR BİZE BU GOLÜ PATRONLAR
ATARLAR BİZE BU GOLÜ VURGUNCULAR TEFECİLER HAYALİCİLER...
ATSINLAR HE VALLAHİ DE ATSINLAR
BİLLAHİ DE ATSINLAR...

ATSINLAR BU GOLÜ SÜLALEMİZE...

6 Mayıs 2008 Salı

DENİZ GEZMİŞ HÜSEYİN İNAN YUSUF ASLAN EMPERYALİST UŞAĞI FAŞİSTLER TARAFINDAN BU GÜN ASILARAK KATLEDİLDİLER

TELAŞLANMIŞLAR, DENİZ’İN AYAĞINDAKI ZİNCİRİ AÇAMIYORLARDI..DENIZ GÜLÜMSÜYORDU.
Avukatlar Hüseyin'in olduğu odaya girerlerken bir albayla karşılaştılar. Albay "Dini telkin istemiyorlar" dedi. Bunu anlamlı bir sesle söylemişti. Müslüman olmadıklarını çağrıştırmak istiyordu. Avukatlar "Bu sadece onların bileceği bir iş" dedi. Albay "Tabii siz de bilirsiniz," diye aynı sezdirmeyi, bu kez avukatlara yöneltti. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. "Hıdrellez" günü diye yazıyor takvimler, "Alaçam, Samsun, Geyikaşan Hıdrellez günü... Karacabey, Bursa Hıdrellez şenlikleri..Yerleşmiş İslam geleneğine göre Hıdır ve İlyas peygamberlerin her yıl buluştuklarına inanılan gün. İnanışa göre ölümsüzlüğe erişmiş bu iki peygamberin buluşmaları, kutlanarak anılır.
Avukatlar Hüseyin'in bulunduğu odaya girecekken duydukları bu sözle sinirlenmişlerdi. Hüseyin babasını düşünüyordu odada, Hıdır'dı babasının adı, Hıdır İnan. Aylardan mayıstı. Günlerden Mayıs'ın 6'sı. Avukatlar albaydan geçip Hüseyin'in bulunduğu odaya girdiler. Hüseyin de Deniz ve Yusuf'un durumundaydı. Birkaç görevli omuzlarından tutmaktaydı.Avukatlarını görünce büyük bir mutluluk ve derin bir gülümsemeyle "Hoş geldiniz" dedi. Avukatlar ona bir arzusu olup olmadığını sordular. "Bir arzum yoktur. Sizlere çok teşekkür ederim." dedi.
Sonra Hüseyin avukatlarına "Babam Ankara'da mı?" diye sordu. Avukatlar Ankara'da olduğunu söylediler. Hüseyin "Nasıl?" diye sürdürdü sorusunu. "İyi ve seninle iftihar ediyor" diye yanıtladı avukatları. Bu arada avukatlar görevlilere ,Hüseyin'in de arkadaşlarıyla vedalaştırılmasını hatırlattılar.Hüseyin aynı sıcaklık ve canlılıkla Deniz ve Yusuf'la odalarında birer birer kucaklaştı. Zincirleri ve bağları, üçünün de bu vedalaşma anında gövdelerine alabildiğine ağırlık veriyordu. Omuzlan ve başlarının hareketiyle birbirlerine sokuluyorlardı.Hüseyin önce başgardiyan odasında Deniz'le, sonra yandaki diğer odada Yusuf'la, konuşacak çok şeyleri olan, ama ayrılmak zorundaki insanların can sevinciyle bakıştı. Hiçbir şey şakadan değildi. Fakat yaşayan gülümseyişlerinde, çocuksu, şakacı bir incelik vardı. Bir birlikteliğin, yaşamadaki son karşılaşmaları da böylece bitti.
Üçü de ilkin kendisinin asılmasını isteyen bir duygu taşıyordu. Onları darağacına çıkmak değil, darağacına çıkacak arkadaşlarım seslerden, kıpırtılardan dinlemek zorunluluğu incitiyordu. Fakat bu son deneylerine de dik duruyorlardı. Saat 01.00'i geçiyordu.Bu ara avukatlar Deniz'in bulunduğu odaya döndüler.
Deniz ayakları zincirli, elleri arkadan bağlı bir durumda darağacına bakan pencereye karşı oturduğu yerden yazdırdığı son mektubunu tamamlamak üzereydi. Onun bitirmesini beklediler.
"... Son anda yaptıklarımdan en ufak bir pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım... Oğlun Deniz Gezmiş." Mektup tamamlanmıştı.
İnfaz savcısı Sami Uğur, Deniz'e sokulup, elindeki basılı kağıttan idam kararının özetini okuyup, bir diyeceği olup olmadığım sordu. Deniz, kararın kendisine ait olduğunu, bir diyeceği olmadığım belirtti.Savcı görevlilere "zincirleri çözün" dedi. Bir görevli yarı telaşlı, yarı çekingen bir tavır içinde, elindeki anahtarla zincirlerin kilidini kurcalamaya başladı... Açamıyordu. Elindeki anahtar kilide uymuyordu. Bunun üzerine başgardiyan birkaç anahtar daha verdi. Kilidi yine açamadılar.Bu durum odadakilerde yeni bir sabırsızlık havası estirmişti. Kendi kendine söylenenler vardı. .On beş dakika kadar beklenildi. Birisinin "Zincirleri çözmeye lüzum yok, zincirleriyle çıkarılsın" dediği duyuldu. İnfaz savcısı Sami Uğur "Bunlar efendi çocuk, prangayı çözelim" diye karşılık verdi ve "Kilidi kim kilitlediyse acele bulun" komutunu verdi.
Adamı bulup getirdiler. Ve zincirler çözülebildi. Deniz zincirlerini çözen adama "Postallarımın bağını bile bağlamaya vakit bırakmadan beni apar topar buraya getirdiler. Sehpada bu haliyle postallarım ayaklarımdan düşecekler. Onları bağla.... dedi. Görevli, Deniz'in postallarım bağladı.Bu arada Deniz'e, beyaz bezden dar bir idam gömleği giydirdiler. Ayaklarına kadar uzandı...Gitme vakti gelmişti.Deniz avukatlarına dönerek veda etti. Çevresini acı bir gülümsemeyle süzdü ve avludaki sehpaya doğru metin adımlarla yürüdü.İdam gömleğinin dar olması ve ellerinin bağlı olması nedeniyle sehpaya destekle çıktı. Sehpada üç ayaklı bir tabure vardı. Deniz ona da çıkıp ilmiği boynuna kendisi geçirmeye çalıştı.İlmiği boynuna geçirdiğinde, seyredenlerden bazıları, cellada başlarıyla tabureyi çek işareti veriliyordu. Deniz birden, şafağı daha sökmemiş bu bahar sabahının, serin sessizliğine doğru yankı veren bir sesle bağırmaya başladı:
"YAŞASIN TÜRKİYE HALKININ BAĞIMSIZLIĞI, YAŞASIN MARKSİZM-LENİNİZMİN YÜCE İDEOLOJİSİ, YAŞASIN TÜRK VE KÜRT HALKLARININ BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ, KAHROLSUN EMPERYALİZM!"
Çevredeki görevliler telaşlandılar. Deniz'in son sözcüğü . bitmemişti ki, cellat aceleyle tabureyi altından çekti. Ciğerinden yükselen son sözcüğü taşıyan nefes,. dudağına varamadan, gırtlağında tıkandı.Taburenin çekilmesiyle Deniz boşluğa yığılmıştı. Fakat onun uzun boyunu cellat hesap edememişti. Deniz'in ayakları taburenin altındaki masaya çarptı. Hemen masayı da çektiler.
Saat 01.25'i gösteriyordu.
Gardiyan, imam ve sivil personel, gelenek gereği saygı duruşunu geçmişti. Avukatların yüzlerini derin bir hüzün doldurmuştu. Denizgili ölüme mahkum eden 1 No'lu Sıkıyönetim Mahkemesinin Başkanı Tuğgeneral Ali Elverdi, elleri arkasında, ağzında sigara Deniz'i seyrediyordu. Ankara savcısı Fazıl Alp, Tevfik Türüng, Sami Uğur, yüksek rütbeli birçok subay, gardiyanlar, sivil görevliler, imam, avukatlar doktor infazda hazır bulunmuştu. Özellikle imamın aşın derecede duygulandığı görülüyordu. İnfaz savcısı Sami Uğur, kendince espriler yapıp yine kndi gülüyordu.Deniz'in göğsüne, karar özetini içeren bir beyaz karton astılar. On dakika kadar sonra, görevli doktor gömleğini sıyırıp nabzına baktı. Deniz'in nabzı çarpıyordu. Beklediler...On-on beş dakika sonra nabza tekrar bakıldı. Deniz'in nabzı durmamıştı. Bekliyorlardı. Deniz ipin ucunda bir dal gibi, alaca havada ağır ağır dönüyordu. Sadece başı ve postalları, uzun ince beyazlığın iki ucunda, iki gri noktaydı.Gemerek'te yakalandığı gün kalbi ve beyni arasında dolaştırdığı ölüm duygusu, onu darağacında, boynunda bulmuştu. Elli dakika öylece kaldı.02.15'de ipi keştiler.
KAHROLSUN FAŞİZM KAHROLSUN EMPERYALİZM VE ONUN YERLİ UŞAKLARI

2 Mayıs 2008 Cuma

AYAKTAN BAŞ OLURSA İŞTE BÖYLE KOPAR KIYAMET

20 000 POLİS YETMEMİŞ BİRDE ÇORUMDAN

RİZE'DEN GELMİŞ POLİS KAFİLELERİ

İSTANBUL POLİS İŞGALİNDE...

HAVADA BİBER GAZI KOKUSU...

SOLUKLARI KESİYOR GÖZLER KAN ÇANAĞI..

PALABIYIKLI GESTAPO ŞEFİ GURURLU..

POLİSLERİNİN ARASINDA

ZAFER KAZANMIŞ KOMUTAN EDASIYLA...

PANZERLERİ KÖPEKLERİ ROBOKOPLARI

TAZYİKLİ SULARI GAZ MASKELERİYLE

SALDIRDILAR ZİNCİRLERİNDEN BAŞKA

KAYBEDECEK BİR ŞEYLERİ OLMAYAN

EMEKÇİLERİN ÜSTÜNE

1 MAYIS İŞÇİ BAYRAMINDA

GESTAPO BAYRAM ETTİ

YERLERE DÜŞEN KADINLARI BİLE TEKMELEYEREK

AĞZI KULAKLARINDAYDI GESTAPO ŞEFİNİN

AĞZI KULAKLARIYDI AYAKTAKIMINDAN GELİP

BİR ZAMANLAR KENDİSİNİNDE

AYAK TAKIMINDAN OLDUĞUNU UNUTAN

ANKARA'DAKİ BÜYÜK ŞEFİN...

Koşullar artık 80 öncesi gibi değil... Kağıttan kaplan değil burjuvazi... O günden bu güne çoook sular aktı o köprünün altından... O zamanlar furuko derdik toplum polislerine yanları açık furuko kamyonlarına benzeyen kamyonlarla gelirlerdi.. O zaman polis halkın polisiydi halkın güvenliğini sağlardı.. 70 yıllarda halkın değilde devletin güvenliği öne çıkmaya başlayınca polis teşkilatında modernleşme adıyla hem sayısal bir artış hemde özellikle toplumsal olayları önlemeye yönelik yani halka karşı kullanmak üzere bir teknolojik gelişme gözlenmeye başlandı.. Bu günkü polis iktidarın korumacılığını yapan Faşist diktatörlüğün baskı aracıdır.. Diğer bir deyimle Gestapodur... Hak arayanın tepesine inecek baş kaldıranı ezecektir.. Her ne kadar onların ödediği vergilerle maaşları ödeniyor ve kendiside gerçek anlamda bir emekçi çocuğu olsada...

Sabah saat 08.30 du uyandım 1 Mayıs heyecanıyla Sinesen sendikamızla saat 10.00 da Şişli'den hareket edecektik Taksim'e doğru... Cihangir'deki evimden çıkıp Taksim'e Şişli'ye ulaşmak üzere çıktım.. Daha 100 metre yürümüştüm ki sokağın Taksim'e çıkan kısmının barikatlarla kapanmış olduğunu gördüm... Geri dönüp kilisenin karşısındaki diğer çıkışa yöneldim orasıda tutulmuştu... Şansımı denemek istedim... Bırakmadılar geçemezsiniz diyordu üstelik hakaret ederek ve çok kaba bir biçimde...İşime gideceğim bu gün tatil değil ve ben çalışıyorum üstelik sokağa çıkma yasağı yada olağanüstü bir halde yok dedim... Geçemezsin diyorsam geçemezsin o kadar dedi ss subayı kılıklı robokop.. Oradan dönerek aşağıdan Alman Hastanesinin oraya çıktım.. Orada kimliğime bakarak geçmeme izin verdiler... Arkadan dolaşıp mis sokağa oradan tarlabaşının ara sokaklarından dolapdereye inip yenişehir yokuşundan Kurtuluşa çıktım... Yukarı Şişli'ye doğru kalabalık bir gurup yürümeye çalışıyordu gurubun arkasından yürümeye devam ettim az ilerde bir polis ordusu ve bir panzer bekliyordu... Birden saldırıya geçtiler gurup dağılmaya ve kaçışmaya başladı yere düşenler olmuştu...Bir bayan "öleceğimi hissettim" diye baqğırıyor isyan ediyordu. Biber gazından gözgözü görmüyordu.. Gazdan etkilenmiştim zorlukla nefes alıyordum... Ara sokakalardan bomontiye oradan tekrar Halaskargazi caddesine çıkmaya teşebbüs ettim.. Şişli camisine çok yaklaşmıştım yeniden bir ardebe oldu kaçanlar kovalayanlar birden bire Haydarla karşılaştık.. Sırtıma iniverdi Haydar... Sırılsıklam olmuştum sıkılan tazyikli sudan... Tekrar ara sokaklardan Kurtuluşa doğru inmek zorunda kaldım anlaşılan ulaşamayacaktım menzilime çok kararlıydı faşizm.. Emeğin bayramına izin vermeyecekti... Sermayenin bu denli saldırgan oluşu aslında ömrünü tamamladığının işaretiydi... Durduramayacaklardı halkın coşan selini... Yüksek sesle COP şiirini okuyarak ara sokaklardan eve döndüm...


BEN BİR COPUM ASLIM AMERİKA...

AMERİKADAN BURAYA ÖNCE DEMOKRASİ

SONRA CİP SONRA COP

YANİ BEN GELDİM

GİRDİĞİM ÜLKELERDE

TOPLANANLARI DAĞITAN

AYDINLARIN KAFASINA BİR BALYOZ GİBİ İNEN

İTHAL MALI ÖZGÜRLÜĞÜ VE BİÇİMSEL DEMOKRASİYİ

DİMDİK AYAKTA TUTAN BENİM

GÖRÜNÜŞÜME SAKIN ALDANMAYIN

USTA BİR POLİTİKACI GİBİ

EĞİLİR BÜKÜLÜR AMA

ASLA KIRILMAM

BUNDAN EVVEL BENİM YERİME KULLANILAN

MEŞE ODUNU BİLE

İNSAFA GELİP KIRILDI

AMA BEN ASLA KIRILMAM

EY AHALİ SİZE SON SÖZÜM ŞUDUR

BİR GÜN BENİ BİRİSİNİN

KAFASINA BELİNE İNERKEN GÖRÜRDE

ONUN İÇİNDE DUYDUĞU ACIYI SİZ DE DUYMAZ

YUH OLSUN DERSENİZ

BİR GÜN SİZİNDE KAFANIZA BELİNİZE İNEBİLİR

ORANIZA BURANIZA GİREBİLİRİM

O ZAMAN SİZE DE OH OLSUN DİYENLER BULUNACAKTIR

BUNU UNUTMAYIN....

29 Nisan 2008 Salı

Sarp Kuray ve Ömer Gürcan Anlatıyor

1960'lı yıllardan günümüze Türkiye'nin derin dehlizlerinde tasarlanıp, sahnelenen oyunların arkasındaki güçler deşifre oluyor. 68 kuşağı öğrenci hareketlerinin iki aktif ismi Sarp Kuray ve Ömer Gürcan anlatıyor..
MHP ve Alparslan Türkeş'in CIA ile ilişkisi, askeri müdahalelerde Amerika'nın rolü, solcuların İslamiyet hakkındaki yanılgıları... Türk Silahlı Kuvvetleri'nin iki eski subayı, 68 kuşağı öğrenci hareketlerinin iki aktif ismi Sarp Kuray ve Ömer Gürcan anlatıyor..
1960'lı yıllardan günümüze Türkiye'nin derin dehlizlerinde tasarlanıp, sahnelenen oyunların arkasındaki güçler deşifre oluyor. MHP ve Alparslan Türkeş'in CIA ile ilişkisi, askeri müdahalelerde Amerika'nın rolü, solcuların İslamiyet hakkındaki yanılgıları, İnönü'nün niçin paraya fotoğrafını bastırdığı, Ömer Gürcan niçin bütün genarelleri öldürmeyi dahi düşünebildiklerini ve Türkiye'nin içinde bulunduğu kuşatılmışlığı nasıl aşacağı Gündem Ankara'da konuşuldu.
Türk Silahlı Kuvvetleri'nin iki eski subayı, 68 kuşağı öğrenci hareketlerinin iki aktif ismi Sarp Kuray ve Ömer Gürcan, Kanal A Genel Yayın Yönetmeni Alper Tan'ın hazırlayıp sunduğu Gündem Ankara'da, derin devletin Türkiye tarihindeki izlerine yönelik ilginç tespitlerde bulundular.
1960–1980 yılları arasında yaşanan gençlik olaylarının arkasında kimler vardı?
Sarp Kuray: Burjuva sınıfı kendi sorunlarını aşamadığı zaman, asker ve üniversite vurucu güç olarak öne çıkar. Bu gücün önemini gören Amerika ve Sovyetler Birliği, bu müdahaleleri kendi lehlerine yönlendirmeye çalışmışlardır. Sovyetler, Irak ve Suriye gibi ülkelerde bu gücü yönlendirerek Bass tipi rejimler oluşturmuşlardır. Türkiye'de ise 12 Mart, 12 Eylül müdahaleleriyle Amerika kendi çıkarlarını gözeten düzenlemeler yapmıştır.
"CIA, TÜRKEŞ'İ MBK'YA YERLEŞTİRDİ"
Dış güçler ordu ve öğrencileri nasıl yönlendiriyor?
Ömer Gürcan: Dış güçler yetiştirdikleri isimler aracılığıyla müdahaleler yapmışlardır. Bunlardan biri de Alparslan Türkeş.. Dönemin Ankara Amerikan Büyükelçisi Warren hazırladığı raporda şunları belirtiyor: "27 Mayıs'tan sonra kurulan Milli Birlik Komitesi (MBK) çok genç ve tecrübesiz, üstlendiği misyondan dolayı başı dönmüş bir gurup. Şu anki işlerimizden biri de MBK'nın içinde kimlerin etkin olduğunu tespit etmektir. MBK'nın içine en önemli üye olarak Türkeş'i yerleştirdik" (Foreign Relations 1958-60 s. 369-370)
"ALPARSLAN TÜRKEŞ, CIA TARAFINDAN EĞİTİLİDİ"
Ayrıca Yeniçağ Gazetesi'nin yazarlarından Serdar Kuru'nun yazdığı Top Secret Yazılar adlı kitapta Alparslan Türkeş'in CIA ile ilişkisi hakkında şunları söylüyor: "1960'ta ordu yönetime el koydu daha sonra Menderes tasfiye edilerek imha edildi. Amerika mesajını vermişti: 'İtaat et ya da öl!'. Darbenin ardından CIA ve Amerika'yı şaşırtan gelişmeler meydana gelmişti. Türk ordusunun, Venezüella ordusundan farklı olduğunu anlamışlardı. Darbeye zorlanan subay gurubu içerisinde kontrol altında tutamadıkları bir fraksiyon ortaya çıkmıştı. Ve bu beklenmeyen bir gelişme idi. İşler kontrolden çıkabilir ve işler ABD'nin aleyhine dönebilirdi. Sovyetler ise muhtemel gelişmeler için KGB'yi alarma geçirmişti. Kısaca herkes tetikte idi. Olay kısaca şuydu: Darbe içinde provoke edilen subaylardan CHP yanlısı olanlar sola eğilimliydi. Bu belli şartlar altında kabul edilebilirdi. Muhtemel bir sola kayışı önlemek için Amerika, Albay Alparslan Türkeş ve arkadaşlarına güveniyordu. Albay Türkeş, NATO bünyesinde eğitim görmüş, Amerika'da psikolojik harekât kurslarına katılmış ve "X" Operasyonunu iyi bilen bir askerdi. CIA tarafından çıkarılan psikolojik profilinde onun Turancı ve milliyetçi olduğu, Sovyetler'e karşı operasyonlarda güvenilebileceği sıkı antikomünist kimliği, karizması ve teşkilatlanma yeteneği övülüyor ve güvenilir bir subay olduğu belirtiliyordu. Albay Türkeş, Amerika'da gördüğü eğitim sırasında "Stay Behind" operasyonu konusunda bilgilendirilmiş ve "X" örgütünden haberi olan bir askerdi. CIA'nın çalışma yöntemlerini de iyi biliyordu. Çünkü tam da onları uygulama konusunda eğitim görmüştü".
"MİLLİYETÇİ HAREKET PARTİSİ'Nİ CIA KURDU"
Serdar Kuru, MHP'nin CIA tarafından kuruluşunu ise şu şekilde anlatıyor: "Yeni bir yapılanma olan MHP'nin başına geçecek Türkeş için aslında yapılacak çok bir şey de yoktu. Ondan istenen sadece vitrinde durmasıydı. Kurulacak yeni oluşumun bütün ayrıntıları CIA tarafından hazırlanmıştı. Hareketin çekirdek kadrosu ise özel olarak seçilmişti. İlk önce siyasi bir parti lazımdı. Bu sorun hali hazırda boşta duran bir partinin ele geçirilip, ismi değiştirilerek halledildi. CIA, bu hareket için "National Movement Party" (Milliyetçi Hareket Partisi) adını uygun buldu. Türkeş'in Führer gibi unvana sahip olması gerekiyordu. O da bulundu: 'Başbuğ'. Hareketin propagandası varoşlar ve kırsal kesime yapılacağından dolayı bu kesimdeki insanların kendilerini özdeşleştirecekleri bir sembol gerekiyordu. Bu sembol için Alman ve İtalyanlar putperest dönemlerden kalan sembollerini kullanmışlardı. Yeni Milliyetçi Hareketin sembolü ise Türk mitolojisinde yer alan Bozkurttan seçildi ve buna uygun olan bir selamlama biçimi de sonradan uyduruldu". (Tuncay Çelen-Ömer Gürcan, HESAPLAŞMA 68 Kuşağı ve Katledilişi adlı kitaptan Serdar Kuru'dan yapılan alıntı)
"MÜDAHALELERİN ARKASINDA AMERİKA VAR"
Amerika, Türkiye'deki dinamikleri nasıl yönlendirebiliyor?
Kuray: Amerika, kendi eliyle yetiştirdiği kadrolar ve kurduğu kontrgerilla benzeri oluşumlarla Türkiye'de gerçekleşen askeri müdahaleleri yönlendirmiştir. 12 Mart, 12 Eylül ve bugün de tartıştığımız müdahalelerin arkasında Amerika olmuştur. Amerika kabuğu sadece orduya değil sistemin bütün kurumlarına yerleşmiştir. Bundan kurtulmak istiyorsak buralar nasıl yerleştiğini çok iyi bilmemiz gerekiyor.
"CIA, MİT ELEMANLARINA PARA VERDİ"
Gürcan: 27 Mayıs sonrası Yassıada duruşmalarında açılan dosyalarda MİT elemanlarına paraların CIA tarafından ödendiği ortaya çıkıyor. Bu duruma Menderes bile şaşırıyor. 1964 yılında İsmet İnönü, Kıbrıs'a harekât kararı aldıktan 5 dakika sonra Amerika'dan gelen telefonda, "böyle bir şey yapamazsın" deniliyor. Arkasından İnönü yanında bulunanlara, "Biz bunları 27 Mayıs'ta kolay temizledik. Ama bundan sonra bunları atmamız çok zor. Biz soktuk artık çıkartamıyoruz" diyor. Daha sonra Ecevit ve Turgut Özal'a suikastlar düzenleniyor, ama bunların üzerine gidilemiyor. Herkesin bilip de söyleyemediği ne? Bunların hepsinde dışarıdan müdahaleler olduğu net bir şekilde görülmekte.
"AMERİKA, SİSTEMİN HER ALANINA YERLEŞTİ"
"Amerikan kabuğu" ne zaman sistemin içine yerleştirildi?
Kuray: Türkiye, Amerika ile birlikte harekât etmeye karar verdiği 1946'dan bu yana Amerika kendi çıkarlarını gözetecek kadroları Türkiye'deki sistemin her alanında yerleştirdi.
İNÖNÜ: DEVLETİ HERKESE GÖSTERMEK İÇİN RESMİMİ PARAYA BASTIM
İsmet Paşa, neden paranın üstüne resmini koydu?
Kuray: Babam Ankara Valisi Enver Kuray, İsmet İnönü'ye yakın bir bürokrattı. Babama bu para meselesini sorduğumda İsmet İnönü'nün paralara fotoğrafını basmasının gerekçesini "Ben orman bekçisine kadar bir devleti gösterme zoru içindeydim. Çünkü cumhuriyet gençti ve elden gidebilirdi" şeklinde açıkladığını söylemişti.
"İNÖNÜ KUKLAYA DÖNÜŞTÜRÜLDÜ"
Siz bu gerekçeyi inandırıcı buldunuz mu?
Kuray: Türkiye'de 1930'dan sonra hiçbir şeyi inandırıcı bulmuyorum. O tarihten sonra gerçekleşenler bir burjuva masalı ve kör dövüşüdür. İsmet İnönü vb. tarihsel kahramanlar, zaman zaman göreve çağrılarak birer kuklaya dönüştürülmüştür. Kuklaların değil, kuklacıların peşindeyiz.
TÜRKİYE TARİHİNDE İLK DEFA ASILARAK İDAM EDİLEN DARBECİLER KİM?
Türkiye'de darbe ve müdahaleleri gerçekleştiren kuklacılar kimlerdir?
Kuray: Bunlar geri planda Amerikan emperyalizmi, önde onların ülkedeki ortakları olan egemen sınıftır. Bu oluşumlara karşı ordunun içinde tepkiler de olmuştur. Antiemperyalist Talat Aydemir ve Fethi Gürcan bunların öncülerindendir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde asılarak idam edilen tek darbeci subaylar da bu isimlerdir.
Demokrat Parti'yi Amerika mı getirmişti?
Kuray: Demokrat Parti'yi Amerika getirdi ve yine ABD götürdü.
SARP KURAY, ÇATLI İLE GÖRÜŞTÜ MÜ?
1984 yılında Avrupa'da bulunduğu zaman Abdullah Çatlı ilk sizi mi aradı?
Kuray: Hüseyin Karahan adlı arkadaşımız Abdullah Çatlı ile birlikte Fransa'da Senta Cezaevi'nde yattı. Orda bir takım evraklar ele geçirmiş. Amerikalıların Papa suikastını Bulgarlar üzerine atılmasını Abdullah Çatlı'ya empoze ettiklerini eşi aracılığıyla bana iletiyor. "Çatlı ile görüştü" diyenler ya ağızlarını kaparlar ya da belge koyarlar ortaya! Abdullah Çatlı'yı tanımam bilmem!
AMERİKAN KABUĞU KIRILMADIKÇA, PROVOKASYONLAR DA BİTMEYECEK!
Kürt-Türk kutuplaşmasından "Amerikan Kabuğu"nun etkisi var mı?
Kuray: Bugün sağduyulu Kürt arkadaşlar, "Tekrar birlikte çözüm arayalım ve Mustafa Kemal Paşa'nın 1919'da, 1923'te Eskişehir ve İzmit konuşmalarını referans alalım" diyorlar. Bu makul öneriler, dış dinamiklere dayalı güçler tarafından manipüle edilerek akim bırakılmaya çalışılıyor. Biz ise iç dinamiklere dayanmış güçlerden yanayız. Eşit ve özgür yurttaşlık temelinde birlikte çözebiliriz diyoruz. Bu ülkede Amerikan kabuğu kırılmadıkça, provokasyonlar da, gerginlikler de bitmeyecek.
9 Mart için ittifak yaptığınız paşalar sizleri sattı mı?
Kuray: 1960 yılına kadar Türk ordusu devrimci idi. Fakat bu tarihten sonra NATO damarı üzerine oturdu. Kendi evlatlarını kurban vermeye başladı. 9 Mart'ta bize sokaklara bomba atın diyenler 12 Mart'ta taltif edilirken bizler askerlerden falaka yedik, işkence gördük. Bizans ordusunda böyle bir kalleşlik yok. 78 kuşağı, biz 68'lilerden daha büyük işkenceler görmüşlerdir. Hapishanelerde kendi dışkıları yedirilerek çirkin işkencelere maruz kalmışlardır. "İnsan haklarını kaçırdık" diyenler, önce öz eleştirilerini yapmalı, 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbelerinin hesabını vermelidirler.
"BÜTÜN GENERALLERİ TOPTAN YOK ETMEYİ DAHİ DÜŞÜNDÜK"
Hiç kullanıldığınız hissine kapıldınız mı?
Gürcan: İttifak içinde olduğumuz paşalara tamamıyla teslim olmamıştık. Onların geçmişte olduğu gibi yine Amerika ile anlaşacaklarından endişe ediyorduk. Teğmen tankçı arkadaşların Amerikan Büyükelçisini kuşatmasını, gerekirse generalleri toptan yok etmeyi dahi düşünmüştük. Bizler emir erleri olmayı reddettik. Onlara itaat etseydik ben bugün TRT Genel Müdürü, Sarp Ağabey ise Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni olurdu.
"İSLAMİYET BİZİM SAVUNDUĞUMUZ İLKELERİ SAVUNUYORMUŞ"
Kendilerini solcu ve devrimci olarak nitelendiren çevrelerin dine yaklaşımını nasıl buluyorsunuz?
Kuray: Biz dinin bir sosyolojik bir olgu olduğunu, Müslümanlığın çıkışındaki bütün devrimci dinamikleri göremedik. Müslümanlık, devrimci bir dindir. İlkel komünal toplumun bütün güzelliklerini taşıyan bir dindir. Bir ganimetin paylaşımında bile inanılmaz ilkeler vardır. Bizim din konusunda fazla bilgili olmamamız, direk bir inkârcılığı getirmiş, sonuçta halkla aramıza büyük bir uçurum oluşmasına sebep olmuştur. Devrimcilerin dine karşı görünmesi bize zarar verdi. İslamiyet bizim savunduğumuz ilkeleri savunuyormuş. Şabloncu yaklaşımların kurbanı olduk. Türkiye devrim hareketi tarih bilincine tam kavuşamadan, kendi ülkesinin şartlarını bilemeden Maoculuktur vb. düşünceleri soktular. O günden bu yana Türkiye 40 senedir şablonlarla uğraşıyor. Başka ülkelerin kendi şartlarında oluşturdukları şablonları, olduğu gibi Türkiye'ye oturtmaya çalıştılar. Bu şabloncu zihniyetlerden sıyrılıp insanlar kendi tarihiyle kucaklaştıkları anda yaptıkları yanlışları anlayabiliyorlar..
"NE MAOCU, NE DE LENİNCİ, BEN DEVRİMCİYİM!"
Kendinizi nasıl tarif ediyorsunuz?
Kuray: Ne Maocu, ne de Leninci, ben devrimciyim! Türkiye bugün büyük bir kuşatma altında. Ortak noktalarımızı arttırarak tekrardan 1. Meclis havasına girmemiz lazım. Bilinmelidir ki Mustafa Kemal, Erzurum'a gittiği zaman Kürtler'le kongre yapmıştır. Sivas'a indiği zaman mandacılığı reddetmiştir. Atatürk, bütün zenginlikleri kucaklamıştır.
"TÜRKİYE KÜRTLERİ ERBİL'E DEĞİL, ANKARA'YA BAKARLAR"
PKK, bahsettiğiniz 'Amerikan Kabuğu'nun neresinde?
Kuray: İçeride taban bulamazsanız, dış güçler tarafından kullanılmaya müsait hale gelirsiniz. Kuzey Irak'taki gelişmeler.. Amerika'nın yaptığı devletler, devlet değildir. Türkiye Kürtlerinin birlikte çözümden yana olduklarını görüyoruz. Türkiye Kürtleri, Erbil'e değil, Ankara'ya bakarlar.
Ergenekon operasyonundan sonuç alınabilecek mi?
Gürcan: Madanoğlu davasında ne olmuştur? "Darbe işlerine karışmadıkları belli olduktan sonra beraat etmişlerdir". Ergenekon davasında adı geçen üst yetkililer de benzer şekilde beraat edeceklerdir. Türkiye'de her zaman sadece işin tetikçiliğini yapandan hesap sorulmuştur.
"TÜRKİYE'Yİ KİMSE KISIR KAVGALARA MAHKÛM EDEMEZ!"
Türkiye'de yaşanan gerginlikleri nasıl yorumluyorsunuz?
Kuray: Türkiye'de yukarıdan aşağıya dayatılan iki ideolojik kalıp var. Bir tarafta içi kof antiemperyalist bir söylem, diğer tarafta ise Avrupa'ya bağımlı kalarak bu sorunu çözmek isteyen II. Cumhuriyetçiler dediğimiz gurup… Bu iki zihniyet te iç dinamikleri reddeden, dışa bağımlı eğilimlerdir. Bunların arasında sıkışmış, kalmış bir hesaplaşma Türkiye'nin önünü açamaz. Türkiye'yi çürümüş devlet sınıfı ile Avrupacı kesim arasındaki kısır kavgaya kimse mahkûm edemez!
SARP KURAY, DOĞU PERİNÇEK'İ UYARIYOR
Doğu Perinçek ve İlhan Selçuk vatansever mi?
Kuray: İlhan Ağabey ve Doğu'nun vatanseverlikleri tartışmaya açmam. Ama Doğu Perinçek'in yüzüne, "Türkiye'de denenmiş metotlarla tekrar çözüm aramamak gerekir" dedim. Bu işin emekli paşalarla olacak bir yolu yok. Daha önce askerlerle 9 Mart'ta yaptığımız ittifaka ihanet etmedik. Bizi İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığındaki falakacılara teslim etmelerine rağmen yine de aleyhlerine beyanat vermedik. Peki, bu beyefendiler ne yaptı? 9 Mart'ı 12 Mart'a çevirerek bize en büyük ihaneti yaptılar.
Öğrenci olaylarının arkasında kimler var?
Gürcan: Gençlik bir olduğunda, ortak sorunlarını görüp, çözümden yana bir inisiyatif kullanmasından ürken egemenler, bunları başörtüsü, sağ-sol ve Kürt-Türk olarak kamplara ayırıp çatıştırıyor. Böylece gençliğe suni bir gündem yaratarak gerçek sorunları görmesini engelliyor.
"POLİS MÜDÜRÜ SOYACAĞIMIZ YERLERİN ADRESİNİ VERDİ"
Geçmişte para sıkıntısı çektiğiniz dönemde ilginç bir olay yaşamıştınız?
Kuray: Paramız yok dedik. Bana bir tane kesik kart verdiler. Kartta ismi yazılı polis müdürünün evine gittiğimizde, müdür bize soyulacak yerlerin adresini verdi. Biz de soyduk.
"DENİZ GEZMİŞ'İ TARIM BAKANI'NIN ARABASIYLA KAÇIRDIK"
Kendi tecrübelerinizden hareketle gençlere ne söylemek istersiniz?
Kuray: Zamanımızdaki gençliği hedefe yönelmiş yıldırımları paratoner gibi toprak yaptılar. Sistemli cinayetler ile gençlik silahlanmaya yönlendirildi. Hiç kimse oturup stratejik bir karar sonucunda silahlanmaya karar vermedi. Gençler, meşru müdafaa için silahlandı.
Türkiye giderek zayıflıyor. Halk bitme noktasına geliyor. Her gün dükkânlar kapanıyor. İnanılmaz bir ekonomik kriz kapıya dayanmış vaziyette. Burada "Cambaza bak" oyununa gelmemek lazım. Bizi geçmişte nasıl kullandıklarını anlatayım. Yükseliş Kolejine bizim guruptan birileri bomba attı. Bu bomba Muhsin Batur'un Genel Kurmay'da yapacağı bir konuşmaya zemin hazırlaması için patlatılmıştı. Türkiye'deki devrimci gençlik bu tarz oltalara geçmişte çokça takılmıştı. Başka bir örnek ise Deniz Gezmiş'in firarda olduğu günlerde kendisinin farklı yerlere naklini istediğimiz zaman bize Tarım Bakanı Turan Şahin'in arabasını veriyorlar. Peki, bu imkânları neden bize sağlıyorlar? Çünkü ortalığı karıştırmamızı istiyorlar. Böylece onlara yapacakları darbenin altyapısını oluşturacaktık. Darbelerin olgunlaşmasına ve ülkenin ana problemlerinin örtülmesine araç olmamaları için gençlere legal oluşumlar içinde yer alarak oyuna gelmeyin diyorum.